<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>DUTLUCA Köyü</title>
	<atom:link href="http://dutlucakoyu.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com</link>
	<description>Orda Bir Köy, Gitmiyorsak Bizim Değildir !</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Dec 2011 21:32:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='dutlucakoyu.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://1.gravatar.com/blavatar/50694bf18a3a66ccf93b27f46de90b6f?s=96&#038;d=http%3A%2F%2Fs2.wp.com%2Fi%2Fbuttonw-com.png</url>
		<title>DUTLUCA Köyü</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://dutlucakoyu.wordpress.com/osd.xml" title="DUTLUCA Köyü" />
	<atom:link rel='hub' href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/07/26/dede-koyaginda-dede-cami/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/07/26/dede-koyaginda-dede-cami/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2011 08:46:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benden Size]]></category>
		<category><![CDATA[dede çamı]]></category>
		<category><![CDATA[dede koyağı]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca köyü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=1023</guid>
		<description><![CDATA[DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI Kovalarken yıllar yılları, Sinesinde saklamış acıları, Dede koyağında.. bir dede çamı, Kökleri.. yar diye, sarmış kayaları. Dede koyağında.. Dede Çamı, Anlatsam dinler mi&#8230; acılarımı, Hayalimde imparatorluğun ihtişamı.. Rahmetle anıyorum.. mazideki atalarımı. Dede koyağında.. Dede Çamı, Duada sonsuzluğa uzanan dalları.. Selâm olsun Size.. baharın çoçukları, Osman.. Yavuz.. Sultan Hamid&#8217;in torunları. Dede koyağında [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1023&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/07/dede-koyac49finda-dede-c3a7ami.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1024" title="DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/07/dede-koyac49finda-dede-c3a7ami.jpg?w=510&#038;h=340" alt="" width="510" height="340" /></a></p>
<p>DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI</p>
<p>Kovalarken yıllar yılları,<br />
Sinesinde saklamış acıları,<br />
Dede koyağında.. bir dede çamı,<br />
Kökleri.. yar diye, sarmış kayaları.</p>
<p>Dede koyağında.. Dede Çamı,<br />
Anlatsam dinler mi&#8230; acılarımı,<br />
Hayalimde imparatorluğun ihtişamı..<br />
Rahmetle anıyorum.. mazideki atalarımı.</p>
<p>Dede koyağında.. Dede Çamı,<br />
Duada sonsuzluğa uzanan dalları..<br />
Selâm olsun Size.. baharın çoçukları,<br />
Osman.. Yavuz.. Sultan Hamid&#8217;in torunları.</p>
<p>Dede koyağında dede çamı,<br />
Bilinmez henüz yazılmadı destanı..<br />
Az ilerisinde vardı bir dede mezarı,<br />
Mazi gibi kaybolmuş başucunda hece taşları.</p>
<p>Sert eser Dutluca&#8217;nın rüzgarları,<br />
Erzurumu aratmaz soğuktur kışları,<br />
Yalnızlığında Dede koyağında dede çamı,<br />
Bozkırı mesken tutmuş..  çilekeş insanları.</p>
<p>Bitmeyen kavga, Türk&#8217;ün dünya ile savaşı,<br />
Herkesin kendi sofrasında olsun sıcak aşı.<br />
Dede koyağında dede çamı.. Bahar yazı kışı,<br />
Kökleri sararken kara taşları eğilmez dik başı.</p>
<p>Bahardı yaşadıklarım, ahh çoçukluk yıllarım,<br />
Anlatmadılar masalını.. eksik kaldı hatıralarım.<br />
Etrafında üç beş koruk meşe.. olmadı mı yürek aşkın,<br />
Dede koyağında dede Çamı.. bende senin kadar yalnızım!.<br />
İlhan EROL</p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/benden-size/'>Benden Size</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1023/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1023&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/07/26/dede-koyaginda-dede-cami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/07/dede-koyac49finda-dede-c3a7ami.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>YÖRÜK DEYİNCE..</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/yoruk-deyince/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/yoruk-deyince/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 May 2011 12:41:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benden Size]]></category>
		<category><![CDATA[yörük]]></category>
		<category><![CDATA[yörük kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[yörük şiiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=1015</guid>
		<description><![CDATA[YÖRÜK DEYİNCE.. Kıl çadırda,Yörüğün kalbi kıldan ince. Gönlünde sevgi emek, yücelerden yüce. Karıncayı bile incitmeden sevince, Dağlar taşlar dile gelir, YÖRÜK DEYİNCE. Dağların kralı Yörük altında keçe, Kıl çadırda yıldızlar seyredilir gece, Kaba saba mı sandın karşıdan görünce, Kılı kırk yarar, Yörükte ince düşünce. Ana Yurdu Orta Asya.. Dili Öz Türkçe, Bozkırda senelerce kuraklık sürünce, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1015&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#ff0000;">YÖRÜK DEYİNCE..</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;">Kıl çadırda,Yörüğün kalbi kıldan ince.</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Gönlünde sevgi emek, yücelerden yüce.</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Karıncayı bile incitmeden sevince,</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Dağlar taşlar dile gelir, YÖRÜK DEYİNCE.</span></p>
<p><span style="color:#008000;">Dağların kralı Yörük altında keçe,</span><br />
<span style="color:#008000;">Kıl çadırda yıldızlar seyredilir gece,</span><br />
<span style="color:#008000;">Kaba saba mı sandın karşıdan görünce,</span><br />
<span style="color:#008000;">Kılı kırk yarar, Yörükte ince düşünce.</span></p>
<p><span style="color:#ff9900;">Ana Yurdu Orta Asya.. Dili Öz Türkçe,</span><br />
<span style="color:#ff9900;">Bozkırda senelerce kuraklık sürünce,</span><br />
<span style="color:#ff9900;">Büyük göçe hazırdı.. demir eriyince,</span><br />
<span style="color:#ff9900;">İt gibi köle olmadı, Kurt emzirince.</span></p>
<p><span style="color:#ff0000;">Otlak yaylak, kıl çadırda gündüzler gece</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Entrikalar döner Orta Çağda kahpece,</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Kabına sığar mı Peygamber methedince,</span><br />
<span style="color:#ff0000;">Çağ açtı kapadı.. Bizansı yıktı yiğitçe.</span></p>
<p><span style="color:#008000;">Aba altından sopa gösterilmeyince!..</span><br />
<span style="color:#008000;">Dağda çakal.. ovada it, gezer gönlünce,</span><br />
<span style="color:#008000;">Özgürlük yerde.. çakalla it birleşince.</span><br />
<span style="color:#008000;">Yörük akla gelirdi.. özgürlük deyince..</span></p>
<p><span style="color:#ff9900;">Birlikte dirlik.. Derinden düşününce,</span><br />
<span style="color:#ff9900;">Kılıç keskin.. Demir tavında dövülünce,</span><br />
<span style="color:#ff9900;">Düğn Bayram.. Kızlar al yeşil sarı giyince.</span><br />
<span style="color:#ff9900;">Huzur güven.. Yörükler el ele  verince..</span><br />
<span style="color:#ff9900;">                                                      İlhan EROL</span></h3>
<p><span style="color:#ff9900;"><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/yc3b6rc3bck-deyince.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1016" title="YÖRÜK DEYİNCE" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/yc3b6rc3bck-deyince.jpg?w=510&#038;h=382" alt="" width="510" height="382" /></a><br />
</span></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/benden-size/'>Benden Size</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1015/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1015&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/yoruk-deyince/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/yc3b6rc3bck-deyince.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">YÖRÜK DEYİNCE</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Türklerde Sarı-Kırmızı-Yeşil Renkleri</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/turklerde-sari-kirmizi-yesil-renkleri/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/turklerde-sari-kirmizi-yesil-renkleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 May 2011 12:25:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[İnceleme]]></category>
		<category><![CDATA[kırmızı sarı yeşil]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerde renkler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=1011</guid>
		<description><![CDATA[TÜRK DÜŞÜNCESİ, DAVRANIŞI VE HAYATINDA RENKLER VE SARI, KIRMIZI, YEŞİL Reşat GENÇ* Pek çok eski toplumda, millet de olduğu gibi bizim milletimizde de tarihin en eski dönemlerinden beri çeşitli renklerin birtakım sebeplerle manevî ve millî semboller olarak kullanıldığını görüyoruz. Meselâ, yönler ifade edilirken bakıyoruz, san renk dünyanın merkezini sembolize ediyor. A. Alfoldi&#8217;nin de dediği gibi, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1011&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><em>TÜRK DÜŞÜNCESİ, DAVRANIŞI VE HAYATINDA RENKLER VE SARI, KIRMIZI, YEŞİL </em></h3>
<p><em>Reşat GENÇ*</em></p>
<p>Pek çok eski toplumda, millet de olduğu gibi bizim milletimizde de tarihin en eski dönemlerinden beri çeşitli renklerin birtakım sebeplerle manevî ve millî semboller olarak kullanıldığını görüyoruz. Meselâ, yönler ifade edilirken bakıyoruz, san renk dünyanın merkezini sembolize ediyor. A. Alfoldi&#8217;nin de dediği gibi, Türklerde esas cihet olan Batı istikametinin sembolü beyaz renktir. Güney istikametinin sembolü kızıl renktir. Ama bu kızıl renk, kırmızının tonu olan bir kızıl veya al rengidir. Doğu&#8217;nun sembolü gök renk ya da 11.yy&#8217;dan sonra söylenmeye başlamış olan yeşil renktir. Gök renk, yalnızca maviyi ifade eden bir renk değildir Meselâ, bugün &#8220;yeşillenmek&#8221; &#8220;yeşermek&#8221; manasında &#8220;göğermek&#8221; kelimesini kullanıyoruz. Kuzey&#8217;in sembolü de kara renktir. Ben, burada özellikle san kırmızı ve yeşil renklerden söz edeceğim için, sadece bu üç rengin tarihî anlamlarıyla ilgili bir kaç hususu ifade etmeye çalışacağım.</p>
<p>Türklerin en eski inançlarına baktığımızda, onlarda &#8220;al ruhu&#8221; ya da &#8220;al ateş&#8221; adları verilen bir ateş tanrısının, veyahut koruyucu, hâmi bir ruhun varlığı bilinmektedir. Bu noktada, Türklerin en eski devirlerden beri al bayrak kullanmalarının bu al ateş kültüyle bağlı olan bir gelenek olacağı hatıra gelmektedir. Gerçekten, &#8220;al ruhu&#8221; adındaki al sözü ile al rengin münasebeti fevkalâde açıktır. Merhum Abdülkadir İnan, Şamanizm&#8217;de ruhlar şerefine bayraklar dikme âdetinin olduğuna ve &#8220;al ruhu&#8221;nun hâmi ruh sayıldığı devirde de bu ruhun şerefine dikilen bayrağın ateş rengine yakın bir renk olması lâzım geldiğine dikkati çekmiştir.</p>
<p>Yeşille ilgili olarak konuya baktığımızda ise, Türk mitolojisinde hayır ilahı Ülgen&#8217;in koruyucu ruh olarak kabul edilen yedi oğlundan birinin adının Yaşıl olduğunu görmekteyiz. Yaşıl, yaş olan, yani yeşeren, biten, topraktan çıkar. şeylerin adıdır. Hattâ Kaşgarlı Mahmud da bunu ifade ederek, Türklerde &#8220;yımırtga yaş&#8221; denilen bir tabir olduğunu ve bu tabirin ıspanak gibi yapraklarında damar bulunmayan düz yeşillikler için kullanıldığını belirtir. Sebze kelimesi de sebz renkten, yani yaşıldan, yeşilden türetilme bir kelimedir. Ülgen&#8217;in yedi oğlundan biri olan Yaşıl Kağan&#8217;ın, umumiyetle, bitkilerin yetişip büyümesini düzenlediğine inanılıyordu. Ayrıca yeşil rengin Ülgen inancıyla bağını gösteren mitolojik inanmaya göre Ülgen, Tufan hadisesinden sonra insan vücudunu yaratır. Sonra Kuday&#8217;ın yüksek ulûhiyetinin huzuruna Kuzgun denilen kuşu göndererek, yarattığı insan için can ister. Kuzgun semaya uçar, canı alıp dönerken yerde leşler görür. En sonuncu leşi görünce dayanamaz, leşi yemek ister. Leşi yemek için ağzını açınca da gagasındaki can, çam ormanlarına düşerek dağılır. İşte bundan dolayı, çam, ardıç gibi ağaçların kış ve yaz yeşilliklerini muhafaza etmeleri bu olaya bağlanır. Böylece, yeşilin Ülgen inancıyla bir bağı olduğunu görüyoruz.</p>
<p>İslâmî döneme gelindiğinde yeşili, Hz. Peygamberin siyah, beyaz ve yeşil olmak üzere üç adet olduğunu bildiğimiz sancaklarımdan birinin rengi olarak görmekteyiz. Dolayısıyla, artık İslâmî dönemde yeşil renk, hususiyle kendilerinin peygamber soyundan geldiğini kabul edenlerin, yani &#8220;seyyid&#8221;lerin sembolü haline gelmiştir. Dinî hüviyetli kimseler yeşil kisve giymiş, yeşil cübbe, yeşil sarık kullanmışlar, türbeler umumiyetle yeşile boyanmış veya yeşil çuhayla örtülmüştür.</p>
<p><em>Tarih-i Osmanî Encümeni </em>Mecmuası&#8217;nda üç seri makale halinde, &#8220;Bayrağımız ve Ay-Yıldız Nakşı&#8221; konulu güzel bir inceleme yazısı yazmış bulunan Miralay Ali Bey bu makalede, yeşil rengin, artık bundan dolayı, Türkler tarafından levn-i ruhanî, yani ruhanî renk olarak kabul edildiğini ifade etmektedir. Yeşilin ruhanî renk olarak kabul edilişini, komşumuz İran&#8217;daki bir diğer Türkmen devletinin tarihinde de görüyoruz. Şah İsmail devrinden itibaren Safevî devletinin bayrağı yeşil renkte idi. Çünkü Safevîler kendilerini seyyidlerden, yani Hz. Peygamber ailesinden kabul ediyorlardı. Vaktaki Nadir Şah Avşar, İran&#8217;da iktidarı ele geçirdiği zaman yeşil bayrağı beyaza tebdil ediyor.<sup>1</sup> Bunun manasını, biraz sonra Hz. Peygamberin üç renkli sancağından söz ederken açıklamak istiyorum.</p>
<p align="center"><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/osmanlida_sari_kirmizi_yesil.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1012" title="osmanlida_sari_kirmizi_yesil" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/osmanlida_sari_kirmizi_yesil.jpg?w=510&#038;h=275" alt="" width="510" height="275" /></a></p>
<p>Sarı renge gelince, yine bu rengin de Türk mitolojisindeki Ülgen&#8217;le doğrudan doğruya bağlantılı olduğunu görüyoruz. Çünkü inanışa göre, Ülgen&#8217;in öyle bir sarayı vardır ki, bu sarayın kapıları altındandır ve Ülgen de altın bir taht üzerinde oturmaktadır. Bugün kullanılan sarı da, Osmanlı devletinde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı da hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla, sarı renk Türklerde Ülgen&#8217;in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için, aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür.<span id="more-1011"></span></p>
<p>Rahmetli Bahaeddin Ögel, Yusuf Has Hacib&#8217;in bir kaydında geçen &#8220;Ağdı kızıl bayrak, doğdu kara toprak&#8221; sözünü açıklarken, burada al bayrağın tıpkı alevin yükselişi gibi yükselerek gökleri tuttuğunu ve tozun da yeri temsil ettiğini söylüyordu. Bunun bir başka temsil tarzını bir başka örnekte de görmek mümkündür. Aşağı yukarı Anadolu&#8217;daki Şeyh Cüneyd hadisesi sonrasında Safevî devletine vücud vermek üzere Anadolu’dan İran&#8217;a göçmüş olan Türkmenler hadisesine kadar, tâ Hazar ötesi Türkmenlerinden Adalar Denizi&#8217;ne yani Ege Denizi ne kadar uzanan geniş sahada yaşayan Türkmenleri örnek vermek istiyorum.</p>
<p>Türkmenler, göğü tutan al rengin, (savaş bayrağı ise kızıl rengin), sembolü olarak kafalarına kızıl keçe külahtan baş kabi, baş örtüsü giymişlerdir. Kızıl keçe külah giyen Türkmenler, yerin, arzın merkezinin, Ülgen’in sarayının ve tahtının sembolü olan san rengi de ayaklarına çizme olarak edik olarak giyerlerdi ki, bugün hepimizin bildiği &#8220;Sarı Çizmeli Mehmet Ağa&#8221; sözünün kaynağı budur. Ayak, yeri, dünyanın merkezini ifade ediyor. Baş da yücelen alevi, alı, yalavı, al bayrağı ifade etmektedir. Birtakım insanlar, sonradan, eğitimsizlik ve cehalet yüzünden bu konuda birtakım efsaneler türetmişlerdir. Meselâ, &#8220;Hz. Ali efendimiz bir savaşta yaralanmış, başını beyaz bir sargıyla bağlamışlar. Ama kan akınca o beyaz sargı kızıla dönüşmüş. Kızılbaş deyimi oradan geliyormuş, vs&#8230;&#8221; Bu bir halk yakıştırmasıdır. Olayın aslı şudur: Şeyh Cüneyd&#8217;in Safevî Dergâhı adına yaptığı propagandalar üzerine, O&#8217;nun görüşlerini benimseyen Türkmenler İran&#8217;a göç ederek orada Safevî Devleti&#8217;ni kurdular. Bu göç hadisesi olunca, Anadolu&#8217;da kalan kesim kızıl keçe külahlarının üzerine beyaz bir Osmanlı mücevvizesi sardı. İran&#8217;a gidip Safevî Devleti&#8217;ni kuranlar kızıl keçe külahlarıyla kaldılar ve bu yüzden &#8220;Kızılbaş&#8221; olarak adlandırıldılar.</p>
<p>Bu üç rengin yani sarı, kırmızı ve yeşilin bizde birlikte kullanıldığına ilişkin konuya gelince, sarı, kırmızı ve yeşil rengin Türklerde beyler zümresinin bir sembolü olarak kullanıldığına dair şimdilik en eski bilgimiz Göktürkler dönemine ait bulunmaktadır. Bu cümleden olarak 1935&#8242;den itibaren Rus arkeologu S.V. Kiselev tarafından Altay ve Sayan dağları bölgesinde yapılan kazılarda 7.-8.yy. Türk aristokrasi zümresine mensup beylere ait olduğu şüphesiz olan mezarlar bulunarak açılmıştır. Tuyahtı denilen yerde açılan kurgandaki, yani mezar höyüğündeki mezar oldukça sağlam bulunmuştur. Soyguncular ancak atların bulunduğu kısma dokunabilmişlerdir. Mezarda başı kuzeydoğuya yönelmiş bir erkek iskeleti bulunmuş ve iskeletin üzerindeki elbiselerin üç kat olduğu anlaşılmıştır. Üst kat koyu kırmızı ipekten, ortadaki kat yeşilimsi ipekten, içteki kat da altın sarısı renginde ipektendir. Bakınız burada da altın sarısı bizdeki sırma sarısı, çıkıyor karşımıza. Bu konuda bize merhum Abdülkadir İnan, &#8220;Altaylarda Bulunan Eski Türk Mezarları&#8221; başlıklı, T.T.K. Belleten&#8217;inin 1947 yılında yayınladığı 43. sayısındaki makalesinde bilgi vermiştir.<sup>2</sup> Sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün yan yana ve hükümdarlık sembolü olarak sancaklarda kullanıldığına dair en eski bilgimiz ise, Selçuklular dönemine ait bulunmaktadır. Bununla ilgili olarak Şiî İslâmın büyük vaiz ve âlimlerinden İranlı Abdülcelil el-Kazvinî 1161-1165 yılları arasında yazdığı Kitâbü&#8217;n Nakz adlı eserini, (bu eser 1952 yılında İran&#8217;da basılıp, çoğaltılmış bir eserdir) Hâce Nasîbî adlı bir Sünnî âlimin kaleme aldığı Fadaihü&#8217;r-Ravafız (Râfızîlerin Fadîhlikleri) adlı eserde, beyaz bayrak kullanmalarından dolayı Şiayı râfızîlikle itham edişine cevap vermek üzere yazmıştır. Kitabını fadîhlik olarak adlandırılan şeylere cevap vermek amacıyla kaleme alan Kazvinî, bu kitabın sıralamasına göre 26. maddesini beyaz bayrak meselesine ayırmıştır. Bu maddede cevap verirken diyor ki, &#8220;-Şia beyaz bayrak sahibidir-, şeklinde söylenen söz yalandır. Çünkü halkın bayrağa sahip olmak âdeti yoktur. Şia hükümdarları yeşil, beyaz ve her renkten bayrağa sahiptirler. Ancak Abbas&#8217;ın şiarı ve özel rengi olan bayrağı kullanmazlar. Siyaha Abbasî halifeleri sahip olunca diğerleri zaten onlara benzeyemezlerdi. Görmüyor musun ki, Selçuklu hükümdarları ve sultanları eğer yüz bin kişilik bir ordu toplasalar, o orduda siyah bayrak bulunmaz. Yeşil, kırmızı ve sarı bayraklar vardır ve onları kullanırlar. Tabiî bu, halife ile halife olmayan arasındaki fark belli olsun, diyedir. Fakat şüphe yok ki, Şia mezhebi, peygamberin beyaz, siyah ve yeşil bayrağı olduğuna kesin olarak inanır. Peygamber siyahı Abbas&#8217;a verdi. Onun çocukları babalannı takip ettiler. Yeşili Osman b. Affan&#8217;a verdi. Melikler ve sultanlar onu takip ettiler. Beyazı da Mekke&#8217;nin fethedildiği gün Sâd ibn Abbâde-i Ensatî&#8217;den geri aldı ve Emîıv&#8217;1-müminîn&#8217;e, yani Hz. Ali&#8217;ye verdi. O halde ey insafsız Nasîbî, eğer Osman&#8217;ın ve Abbas&#8217;ın yolunu takip etmeyi mülhidlik saymıyorsan, Şia&#8217;nın Emîrü&#8217;1-müminîn&#8217;in, yani Hz. Ali&#8217;nin yolunu takip etmesini niçin mülhidlik sayıyorsun?&#8221; Kazvinî devam ediyor: &#8220;Hâce Nâsibî bilsin ki, beyaz bayrağa sahip olmak mülhidlik değildir.&#8221;&#8216; İşte böylece biz, büyük bir şans eseri olarak, böyle bir drî meseleye yahut mülhidlik ithamına cevap verilirken, Abdülcelil elKazvin&#8221;ı&#8217;nin Hâce Nâsibî&#8217;ye yazdığı cevaplar dolayısıyla, Büyük Selçuklu ve tabiî onların devamı olduğu için Anadolu Selçuklularında da hükümdarların Abbasî geleneklerine bağlı olarak siyah hükümdarlık bayrağından başka bilhassa ordularında sarı, kırmızı ve yeşil bayraklar kullandıklarını öğrenme fırsatı bulmuş oluyoruz.</p>
<p>Yine, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin gerek yanyana gerekse içiçe olarak Osmanlı döneminde, devletin sona erişine kadar çok yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Anlaşıldığına göre. bu üç rengin Osmanlılarda aynı bayrak üzerinde birlikte kullanılması Orhan Gazi zamanına kadar gitmektedir. Nitekim Miralay Ali Bey bu konuda bize şu bilgiyi vermektedir: &#8220;Orhan Gazi Bursa gibi meşhur bir şehri zaptedip başşehir yaptıktan sonra teşebbüs buyurulan ilk teşkilât-ı askeriye sırasında eski kırmızı renkli harp bayrağının ortasına şekl-i beyzîde (oval biçiminde), yeşil bir levha eklenmiş ve levha üzerine de yek diğerinden ayrı ve ardarda sıralanmış üç sarı hilâl nakşı işlenmiştir.&#8221;" İşte Osmanlıların, Mahmut Şevket Paşâ’nın da az aşağıda işaret edileceği üzere Zât-ı Hazret-i Padişahi&#8217;ye mahsus sancak dediği sancağı budur ve Orhan Gazi ile başlamaktadır.</p>
<p>Aynı yazarın şu kaydı da dikkate şayandır. Şöyle diyor : &#8220;Devlet-i Âliyye&#8217;de yani Osmanlı Devleti&#8217;nde ihdas buyurulan bayrakların kâffesi esas itibariyle, beyaz, kırmızı, yeşil ve sırma rengi olan sarı renkten ibarettir ki, beyaz Hz. Peygamberin aksancağından, sâir renkler ise Orhan Gazi sancağından alınmıştır.&#8221;<sup>5</sup></p>
<p>Miralay Ali Bey&#8217;in incelemesinin bir başka yerinde kaydettiği, &#8220;Osmanlı sancak ve bayraklarında tarihî beyaz renkten maada kırmızı, yeşil, sarı renkler kullanılmıştır&#8221; şeklindeki ifadesi de bu konuda yeterince açık bir fikir vermektedir.</p>
<p>Buna paralel olarak, meşhur Sadrazam Mahmut Şevket Paşa da Osmanlı Teşkilât ve Kıyafet-i Askeriyesi adlı eserinde, &#8220;Sultan Alâeddin-i Selçukî tarafından Osman Gazi hazretlerine gönderilen alem beyaz renkte olduğu cihetle Selâtîn-i İzâm-ı Osmaniye önlerinde evailde beyaz bayrak çekilmiş ise de muahharan padişahan-ı izama mahsus olmak üzere yeşil bir zemin durumunda beyaz kılaptan ile işlenmiş üç hilâli hâvi veyahut, kırmızı bir zemin ortasında ve yeşile boyanmış bir şekl-i beyzî derununda sarı sırmayla işlenmiş birbirinin gerisinde kezalik üç hilalî muhtevi bulunan iki nevi sancak dahi isti mâl edilmiştir.&#8221; demektedir.<sup>6</sup></p>
<p>Mahmut Şevket Paşa, yeniçeri ocak sancağıyla ilgili olarak da şu tanımlamayı yapmaktadır: &#8220;Yeniçeri sancağı yarısı yeşil yarısı da kırmızı renkte olup, kenarları sarı sırma harçlı ve ortasında kezalik sarı sırma ile işlenmiş bir zülfikârı (bu, Hz. Ali’nin kılıcının sembolüdür) hâvi idi. O, eyalet askerlerinden topraklı süvarisi tesmiye olunan tımarlı sipahiler için de&#8221; yarısı kırmızı ve yarısı yeşil ve ortasında sarı sırmayla işlenmiş bir zülfikâr ile dört sarı hilâli, hâvi ve uç tarafı yırtmaçlı bir bayrak çekerler idi.&#8221; demek suretiyle sipahilerin de sarı, kırmızı ve yeşil renkli sancaklar kullandıklarını ifade etmektedir.<sup>7</sup></p>
<p>Diğer taraftan, yine Miralay Ali Bey, paşalara mahsus sancağın &#8220;sarı sırma, onun dahili yeşil, sonra sırma ile tefrik edilen uzun kıta kırmızı ve onun dahili daire şeklinde sırma işlemeli dairelerden&#8221; ibaret olduğunu söylerken, vezir sancağıyla ilgili olarak da, onun &#8220;ortasının kırmızı renkli harirden, yani ipekten mensuç olduğunu, (dokunduğunu), bu kısmın hududu ile vasatına (ortasına) karib (yakın) görülen müttehidü&#8217;1-merkez (merkezleri bir) üç daire sırma ile işlenmiş&#8221; olduğunu kaydeder.<sup>8</sup> Yine, &#8220;mezkür kırmızı renkli kısım ile sancağın kenarı arasındaki kısım yeşil renkli harirden, (ipekten) işlenmiş olup, etrafı sarı sırma işlemelidir.&#8221; diyerek sözlerine devam eder. Anlaşıldığına göre ilk muntazam süvarimiz olan müsellemlerin bayrakları da yeniçeri bayrağının aksi olarak, &#8220;nısf-ı balası yani üst yarısı yeşil, -yeniçerilerde üst yarısı kırmızı idi-, nısf-ı diğeri kırmızıdır ve ortasında sarı sırmayla işlenmiş zülfıkâr ile dört hilâli hâvidir&#8221;. Yani müsellerriler de yeniçeriler ve sipahiler gibi sarı, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç renkten müteşekkil bayrak kullanırlardı. Herhalde Kıbrıs&#8217;a kadar yansıması da Osmanlı döneminden kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Bütün bunlara ilâve olarak merhum Fuat Köprülü&#8217;nün Kanunî devrinde Macaristan seferine çıkan orduya kumandan tayin edilen Sadrazam İbrahim Paşa&#8217;ya beyazdan başka yeşil, san, kırmızı sancak ve bayraklar verildiğini bildirmiş olması, söz konusu üç rengin sancak ve bayrak rengi olarak ne kadar yaygın bir biçimde kullanıldığını göstermektedir.<sup>9</sup></p>
<p>Osmanlı sancak ve bayraklarından başka bazı devlet memurlarının ve askerlerinin kıyafetlerinin neredeyse tamamının san, kırmızı ve yeşil renklerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak Mahmut Şevket Paşa&#8217;nın eserinde yer alan vezir, iç oğlan başçavuşu, vezir baş tebdili, vezir tatar ağası, kolbaşı, defter emini, şâtır, saka, aşcı ustası gibi vazifelilerin kıyafetlerinin bu üç renkten müteşekkil olduğu görülmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan sarı, kırmızı ve yeşil renklerin Osmanlılarda devletin sonlarına kadar padişahın hâkimiyet renkleri olarak kullanılmaya devam ettiğinin en parlak örneğini Atatürk&#8217;e verilmiş olan altın liyakat ve imtiyaz madalyalarında tespit ediyoruz. Bu madalyaların her ikisi de altın çifte kılıçlı (sarı) ve kırmızı &#8211; yeşil şeritli madalyalardır. Bunlardan ilki Çanakkale&#8217;de, ikincisi de Doğu cephesinde gösterdiği kahramanlık ve üstün başarılardan dolayı kendisine verilmiştir. Bizde İstiklâl madalyasının harpte fiilen savaşanlara kırmızı şeritli, Büyük Millet Meclisi&#8217;ne iştirak edenlere yeşil şeritli, geri hizmeti yapanlara beyaz şeritli, hem meclis üyesi hem cephede olanlara yarısı kırmızı yarısı yeşil şeritli ve ucunda da altın sarısı renkte madeni madalya olarak verileceği T.B.M.M. tarafından belirlenmiştir. Bu, Osmanlı döneminden gelen birtakım millî kültürel değerlerin bir yansımasıdır.</p>
<p>Manas&#8217;ın 1000. yılı kutlamalarında Talas&#8217;ta idik. San, kırıınzı ve yeşil renkleri bayraklar üzerinde çok gördük. Binlerce insanla birlikte, Sayın Bilginer&#8217;le, Sayın Tural&#8217;la, Sayın Halaçoğlu’yla birlikte o güzel muhteşem tabloyu görmek mutluluğunu yaşadık. Binlerce kişi özellikle genç kızlarımız tabiatın uyanışını ifade ederken sarı, kırmızı ve yeşil renklerden müteşekkil elbiseler giymiş olarak orada oynuyorlardı. Ama herhalde Türkiye&#8217;den birileri önceden gidip de &#8220;aman siz bu renklerle giyinin, çıkın&#8221; dememiştir. Bir Uygur ressamın resminde bahar, özellikle de Nevruz resmedilirken san, kırmızı ve yeşil renkleri kullanılmış. Yine Fatih Sultan Mehmet&#8217;in İstanbul&#8217;a girişini canlandıran Osmanlı ressamları da yağlıboya tablo yaparken sarı, kırmızı ve yeşil sancaklarla ve kıyafetlerle bu olayı göstermişlerdir. Hakasya&#8217;yı bir açık hava müzesi olarak tanıtan broşürde de bu renkleri görüyoruz. Sakaların bayraklarının kenarında da sarı, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç çizgi mevcuttur.</p>
<p>Sözlerini bitirirken şunu söylemek istiyorum. Sarı, kırmızı ve yeşil, tarihimizin derinliklerinden getirdiğimiz mana yüklü renklerdir Göktürklerden başlayarak beylere ve hükümdarlara yani idareci zümreye mahsus, devleti temsil eden renkler olarak, askerî kuvvetleri, ordu birliklerini temsil eden renkler olarak, bir kompozisyon halinde çok yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Bu itibarla, bu renkler hakikaten birtakım kültürel değerlerden kaynaklanıp gelmişse, bu değerleri paylaşan insanları, bağlaması, birleştirmesi, kenetlemesi lâzım gelen değerler olmalıdırlar. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renkler Türkiye&#8217;de bölücülüğün, yıkıcılığın, devlet düşmanlığının sembolü olarak değil; bunun tam aksine, tarih ve kültür birliğinin ve bu birliğin sağlayıp pekiştirdiği millî birlik ve beraberlik duygusunun sembolü olarak, millet ve devlete sevgi ve bağlılık duygusunun sembolü olarak kullanılması gereken motiflerdir. Çünkü milletimizi millet haline getiren ortak motiflerimiz, ortak değerlerimizdir. Tıpkı Nevruz bayramı gibi&#8230;</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;"> DİPNOTLAR:</span></strong></p>
<p>* Prof. Dr., Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı, Ankara, TÜRKİYE.</p>
<p>1 F. Köprülü, &#8220;Bayrak&#8221;, A., cilt II, s. 416.</p>
<p>2 A. İnan, &#8220;Altay Dağlarında Bulunan Eski Türk Mezarları&#8221;, Belleten, Sayı 43, Ankara 1947, s. 570.</p>
<p>3 es-Sadr el-İmam Rüknül-lslâm Sultanü&#8217;l-Ulema Melikü&#8217;l-Vu&#8217;az Nasireddin Ebır-Reşid Abdülcelil İbn Ebi&#8217;l-Hüseyn b. Ebi&#8217;l-Fazl el-Kazvinî er-Razî, Kitabü&#8217;n-Nakz, yay. Seyyid Celâleddin Hüseyn Urmevi, Tahran 1331, h.ş. (Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Kütüphanesi No: 16994), s. 607-608.</p>
<p>4 Mütekaid Miralay Ali, &#8220;Bayrağımız ve Ay-Yıldız Nakşı&#8221;, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM), sayı 46, s. 195.</p>
<p>5 Aynı makale, TOEM, sayı 46, s. 195.</p>
<p>6 Mahmut Şevket Paşa, Osmanlı Teşkilât ve Kıyafet-i Askeriyesi, Mekteb-i Harbiye Matbaası, İstanbul 1325, s. 38.</p>
<p>7 Aynı eser, s. 39.</p>
<p>8 Miralay Ali bey, a.g.m., TOEM, 48, s. 383.</p>
<p>9 &#8220;Bayrak&#8221;, İ.A., cilt II, s. 417.</p>
<p>TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENKLER</p>
<p><em> Mustafa KAFALI *</em></p>
<p>Binlerce yıllık Türk tarihi boyunca Türk kültür yapısında renkler, belirli manalar kazanmışlardır. Hattâ renklerin milletimizin hayatında büyük bir zenginlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Renklerin yalnız bir manası olmayıp, bazen ifade yerlerine göre birçok farklı anlamlar içerisinde olduğu da bilinir. Her milletin içtimaî yapısında renklerin bir değeri vardır. Fakat bizim burada yapacağımız değerlendirmeler, yalnızca Türk kültür hayatı içinde olanlarıdır. Diğer kültürlerdeki değişik anlamların bizim kültürümüzdekiyle alâkalı olmadığını bir defa daha zikrettikten sonra, bu renkleri sırasıyla izah edelim.</p>
<p>Türk tarihinin muhtelif devrelerinde renklerin yönleri ifade etmek için kullanıldığını biliyoruz. Dört yönün her birisi ayrı bir renk ile şekillenmiştir. Bunlardan kara=kuzey, kızıl=güney, gök=doğu, ak=batı olarak kullanılır.</p>
<p>Bin yıl önce Anadolu&#8217;yu fetheden Türkler, Türkiye&#8217;nin kuzeyindeki denizi Kara-Deniz, batısındakini Ak-Deniz<sup>1</sup>, güneyindekini Kızıl Deniz şeklinde isimlendirmiş<sup>2</sup>, fakat doğuda bu isimle adlandırılacak deniz bulunmadığı için büyükçe bir gölün adını da Gökçe-Göl olarak tanımlamışlardır. .</p>
<p>Bundan başka Orkun kitabelerinde devlet adı Türk Kağanlığı şeklinde geçmekte iken, bir yerde Kök Türk ibaresine rastlanır. Bu ise devletin doğu kanadını belirtmek için kullanılmıştır. Yine bilindiği üzere Hun Devleti&#8217;nin batıdaki bölümünün adı Ak-Hun biçiminde ifade edilmekteydi. Avrupa&#8217;ya giren Hunlar da, Kuzey Hunlarının devamı olmaları basebiyle Macar kaynaklarında Kara-Huniar olarak bilinirler. Osmanlı tarihinde Bogdan&#8217;ın kuzeyi<sup>3</sup> ifade edilmek istendiği zaman Kara-Bogdan şeklinde söylenmiştir.</p>
<p>Yine Altun-Orda Hanlığı&#8217;nın batı kanadı Ak-Orda, doğu kanadı ise Gök-Orda idi. Buna benzer şekilde dağ, tepe, ırmak, deniz, şehir gibi pek çok coğrafi isimleri bu renkler esas olmak üzere Türk coğrafyasında görmek mümkündür.</p>
<p>Bu dört renkle birlikte kullanılan bir beşinci renk vardır ki, o da &#8220;sarı&#8221;dır. Sarı renk yön değil, bu dört rengin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirilecek olursa, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade etmektedir.<sup>4</sup> Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı, &#8220;altın sarısı&#8221;dır.<sup>5</sup> Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda zikretmiş olduğumuz gök renk, yabancılar tarafından söylendiği üzere &#8220;Türk Mavisi&#8221;, turkuvaz şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak gök renk yanında bir diğer rengin daha eşit anlamda kullanıldığını tarihimizde görmekteyiz. Bu renk yeşildir. Yeşil renk Orkun kitabelerinde Yaşıl şeklinde geçmektedir. Kelimenin aslî biçimi olan bu ibare Çin&#8217;deki Gök-Irmak karşılığı kullanılmıştır.<sup>6</sup> Ayrıca yeşil renk pek çok coğrafi mekanlarda yukarıdaki renkler gibi aynı ölçüde kullanılmaktadır. Anadolu&#8217;muzdaki Yeşil-Irmak buna bir delildir. Yaşıl veya yeşil, gençliğin, hayatiyetin ifadesi olan bu renk, Osmanlı sancak renkleri arasında yerini bulmaktadır. Yeşil, kırmızı ve sarı, bu üç renk tarihimizde birlikte kullanılan renkler arasındadır. Bu üç renk bir kompozisyon biçimi içinde tarihimizin derinliklerinden gelen yapıda mevcuttur. Selçuklu Devleti&#8217;nin kurulduğu sırada cihan sultanı durumunda olan Tuğrul Beg&#8217;in, Sultan Alp Arslan&#8217;ın ve oğlu Melik-Şah&#8217;ın ordusunda bu üç renkli sancaklar beraber kullanılmıştı. O devrin İslâm kaynaklarında verilen bilgilerde &#8220;sultan, Türkmen ordusu ile hareket ediyorsa, bu üç renkli sancak mutlaka orduda bulunurdu&#8221; denmektedir. Eğer halifenin arzusuna uygun bir sefer yapılacak olursa, orada halifenin alâmeti olan siyah sancağın da kullanıldığını görüyoruz. Osmanlılarda ise bu üç renkli hilâlli sancaklar aynı zamanda harp sancaklarıdır. Üç rengin manası sırasıyla şöyledir: Yeşil hayatiyet, kırmızı güçlülük ve sarı hâkimiyet demektir. Hattâ Mehter takımındaki sancaklar bu hâkimiyetin üç rengini de sembolize eder. Bütün bunlara ilâve olarak, Osmanlı padişahının resmî sancağı bu üç rengi birleştiren kompozisyon içinde idi.<sup>7</sup> Harp tarihi müzesinde ve son Osmanlı sancak ve askerî kıyafetlerine ait kitapta bunları görmek mümkündür.</p>
<p>Renklerin bu manaları yanında bilhassa, kara rengi zengin bir muhteva içinde görmekteyiz. Orkun kitabelerinde kara kelimesi birçok yerde Kara-Bodun şeklinde geçmektedir. Bazı dilci ve şarkiyatçılar kara kelimesini burada &#8220;avam halk&#8221; manasında düşünmüşlerdir. Ancak bu değerlendirmeyi yapabilmek için zıt manada olan Ak-Bodun&#8217;u da bulmak lazımdır. Ak-Bodun ibaresine asla rastlanmıyor. O zaman avam karşılığı olan asil de yok ,demektir. Öyleyse yukarıdaki düşünce tarzının yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Hakiki manayı bulma zarureti vardır. Buradaki kara güçlü ve büyük manasında kullanılmıştır. Çünkü kitabelerde Kara-Bodun itibar edilen, değer verilen bir mefhum olduğu için onun avam halk manasına gelmesi mümkün değildir. Hattı zatında Türklerde sınıf farkının olmadığı bilinir. Bunun en güzel misali Oğuz-Kağan Destanında görülür. Oğuz İli, Oğuz Kağan&#8217;ın altı oğlu ve yirmi dört torunundan neşet etmiştir. Diğer Türk illerinden olan Uygur, Karluk, Kıpçak, Yağma, Çigil, Toksı gibi iller ise Oğuz-Kağan&#8217;ın amcaları, Or-Han, Kür-Han, Küz Han&#8217;ın neslinden gelmektedirler. Destandaki bu an&#8217;ane hepsi bir atadan türeyen milletin mensuplarını eşit kılmaktadır.</p>
<p>Bu kısa değerlendirmeyi yaptıktan sonra, Orkun kitabelerindeki vermiş olduğumuz mana yerine oturduğu takdirde metinler anlam bakımından daha da güçlülük kazanmış olacaktır. Zira sınıf farkı olmayan Türk millet yapısında bir ferdin diğerine asalet iddiasında bulunamayacağı gibi, asilin de olmadığı yerde avamlık olmayacağı muhakkaktır.</p>
<p>Kara rengin cemiyet hayatımızda kullanılış itibarıyla bir diğer manası; kara-gün, yas, karalar bağlamak, kara bulutların çökmesi gibi kelime ve terimlerle ifade edilir. Orkun kitabelerinde olsun, Dede Korkut&#8217;ta olsun kara renk bir yas, bir ızdırap, bir acının karşılığıdır. Karanın müspet bir manası daha vardır. Kara-Koyunluların hükümdarı Kara Mehmed Beğ ve Kara Yusuf Beğ, Ak-Koyunluların ecdadı Kara Yülük Osman Beğ, Osmanlıların atası Kara Osman Beğ adlan ve lâkaplarıyla metinlerde geçmektedir. Buradaki kara ise, doğrudan doğruya yiğit, kahraman ve alp kişi manasındadır. Kara rengin dil ve edebiyatımızda başka bir manası da vardır. Kara-Samsun, Kara-Maraş gibi şekillerde kullanıldığı takdirde; esas Samsun, esas Maraş&#8217;ın neşet ettiği ilk mahâl manasına alınmalıdır.</p>
<p>Yas anlamına gelen kara rengin yanında tarihimizin bazı bölümlerinde Ak ve Gök rengin de yas manasında kullanıldığını görmekteyiz. Bu nokta üzerinde bir araştırma yapmaya ihtiyaç olmakla beraber, bu iki rengin kullanıldığı yerlerdeki ölüm hadiselerinde şahâdet hali vardır. Öyle zannediyoruz ki, bu renkler herhangi bir ölüm için değil, zulümle veya şahadet halindeki durumlar için değerlendirilmelidir.</p>
<p>İzahını yaptığımız renkler yanında bu renklere muadil gibi görünen kullanım tarzlarını da görmekteyiz. İlk akla gelen renklerden Yağız ve Boz kelimeleridir. Orkun kitabelerinde yerin kara ifadesini kullanmak üzere yağız yer denmiştir. Toprak rengidir. Ancak at rengi olarak kullanılacak olursa, siyah at manasına gelir. Yağız kelimesi, yağız yiğit, kara yiğit anlamında dilimizde tabir olarak yiğitlik işareti olarak bilinir. Boz renk ise hem kara, hem de beyazın karışımından meydana gelen kurşunî renge yakın bir renktir. Metinlerde toprak rengi ve at rengi olarak kullanılmıştır. Ak renk karşılığı olmak üzere at rengi olarak kır kelimesi de kullanılır. Ancak kır ile birlikte ala-kır, bakla-kır, boz-kır, kırçıl, demir-kır, gök-kır tabirleri at rengindeki beyazla ilgili renklerin karışımını anlatır.</p>
<p>Ayrıca doru, yine at rengi olarak metinlerde geçmektedir. Doru esasında kestane rengidir. Ama doru yanında, kırda olduğu gibi, yan renkler de vardır. Çünkü atlar her zaman kır, doru, yağız, al gibi renklerde olmazlar, karışık renkleri bünyelerinde barındırırlar. Bu bakımdan yağız doru, açık doru, hurma doru şeklinde at renklerini veya donlarını bilmekteyiz. Bir diğer at rengi olarak al renk vardır. Kızıl renge yakın bir renktir veya kızıla mayil doru da denilebilir. Bu renge ilâve olarak Kula at vardır. Kula at ise kızıl ile bozun karışımı olarak görülür.</p>
<p>Burada bir noktayı daha ifade etmek gerekirse, atın donu tabiri binlerce yıllık kültür tarihimizin temel ibarelerindendir. Türk kültür tarihinde renklerin zengin bir mana içinde olduğu şu kısa makalede dahi görülecek ölçüdedir.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü, Ankara, TÜRKİYE.</p>
<p>1 Atatürk&#8217;ün Dumlupınar Savaşı&#8217;nda vermiş olduğu emir “Hedefiniz Akdeniz&#8217;dir” şeklinde olmuştur. Burada kastedilenin Antalya, Mersin veya Adana değil, İzmir şeklinde olduğu gayet açıktır. Zira bu denizin adı Ak-Deniz veya Ak-Deniz&#8217;in bir bölümü olarak Adalar Denizi diye yüzyıllar boyunca adlandırılmıştır. Ancak bugün hatalı olarak eski Yunancasının bozulmuş biçimi olan Ege kullanılmaktadır.</p>
<p>2 Kızıl, al ve kırmızı renklerin benzerliğine rağmen ayrı ayrı kullanılışı vardır. Bayrak aldır kan aldır. Güney ise kızıldır. Kiremit kırmızıdır. Bu hususlar dil ve edebiyatımızda farklı kullanılırlar.</p>
<p>3 Bogdan in kuzeyi bugünkü Moldavya Cumhuriyeti arazisidir.</p>
<p>4 Hazar Kağanlığının ilk başkenti Itil Şehri&#8217;nin bir bölümü Sarıg-çın, ikinci başkentleri ise Sang-el adlarıyla bilinir. Burada hâkimiyetin merkezi san renk açıkca görülmektedir.</p>
<p>5 Türk hâkimiyet anlayışında gün-doğusundan, gün-batısına kadar ibaresi kitabelerde ve destanlarımızda yer almaktadır. Güneş ışıklarının nüfuz kabiliyeti, hâkimiyet ile özdeşleşmiştir. San rengi bu şekilde değerlendirmek isteyenler de vardır.</p>
<p>6 Kitabelerde Yaşıl-Ögüz şeklinde geçer.</p>
<p>7 Bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsu karşılığı olmak üzere.</p>
<p>TÜRKLERİN TARİHİNDE RENKLERİN YERİ</p>
<p><em> Cevad HEY&#8217;ET *</em></p>
<p>Sayın Başkan, sayın bilim adamları, aziz dinleyiciler,</p>
<p>Renklerin insanlar üzerinde, hele sinir sistemi üzerinde yaptığı tesir tâ eski zamanlardan beri malûmdur. Bu sahada yapılan laboratuar tecrübeleri bunu ilmî şekilde ispat etmiştir.</p>
<p>İnsanoğlu renkleri tabiatla tecrübe ederek öğrenmiştir. Akşam olduğu zaman güneşin batmasıyla evvelâ mavilik ve ondan sonra karanlık (kara renk) dünyayı bürüyerek, insanlarda sükûn, istirahat ve uyumağa yani muvakkat ölüme hazırlık hali zuhur etmiştir. İşte tabiîdir ki, karanlık ve kara rengi, ölüm ve matem rengi olarak insanların zihninde yerleşmiştir. Bir taraftan da insan sabahın gelmesi ve güneşin doğmasıyla çeşitli renklerin (kırmızı, turuncu ve sarı) zuhuruna şahit olmuş ve onda sıcaklığı da temsil eden bu renklerin tesiriyle işe ve hayata rağbet uyanmıştır.</p>
<p>Türklerin tarihinde renklerin temsil ettiği kavramlar Türk kültürü ve geleneklerinin mühim bir kısmını oluşturmuşlardır. Bu konuyu lâyıkıyla izah etmek için büyük hacimde bir kitap yazmak lâzımdır. Ben burada vaktimin müsaade ettiği kadar bazı mühim noktalara değineceğim.</p>
<p>Türk tarihinde renklerin çok önemli bir yeri vardır. Türkler renkleri ifade eden söz ve kavramları, yalnız lugatî-aslî manada değil, belki aynı zamanda mücerret mefhumlar gibi mecazî manada da kullanmışlardır. Ve bunlara ilahî, dinî, millî, coğrafi ve duygusal manalar yüklemişlerdir.</p>
<p>Türkler zevk, düşünce ve inanışlarına göre bazı renkleri sevip, onları uğurlu saymışlardır. Hattâ bazen bir renge ilahî bir boya da vermişler ve onu Tanrı&#8217;nın rengi gibi kabul etmişlerdir (Gök rengi gibi). Bazen de bir rengi uğursuzluk timsali gibi görmüşler ve ona karşı kuşku ve nefret beslemişlerdir; meselâ kara ve sarı renkleri gibi. Bazı renkler aynı zamanda bir semti veya büyüklük ve azameti temsil etmiş ve böyle bir duygu ve düşünce ile dağları da renklerle adlandırmışlardır; meselâ Akdeniz, Kâradeniz, Karadağ, Karabağ gibi.</p>
<p>AK RENK</p>
<p>Türklerde ak renk beyazlığı göstermekle beraber, temizlik, arılık, büyüklük ve yaşlılığı da ifade etmiştir. En eski Türk devleti sayılan Hunlarda ak renk, adalet ve güçlülüğün sembolü olmuştur. Devlet büyüklerinin savaşlarda giydikleri elbise ak renkte imiş; komutanlar adi askerlerden seçilmek için ak elbise giyinirlermiş. Cengiz Han da ak elbise giyer ve ak ata binermiş. Onun tuğu ile bayrağı da ak renkliymiş. Selçuklular ve Osmanlılardaki ak sancak da bu geleneğin bir devamıdır. <em>Dede Korkud&#8217;</em>daki &#8220;ak alemler&#8221; sözü de bu bayrağın kutluluk ve azametinin ifadesidir. Ak renk Hunlardan beri aynı zamanda batının rengidir. Türklerin batıdaki denizlerine Akdeniz demeleri de herhalde tesadüfi değildir.</p>
<p>Eski Türklerde ak sözü daha çok Oğuzlarda kullanılmış, diğer Türklerde ak yerine daha çok &#8220;ürüng&#8221; sözü yayılmıştır. Batı Türklerinde &#8220;aksakal&#8221; deyimi, yaşlı, akıllı ve bilge bir kocayı aklımıza getirirken, <em>Kutadgu Bilig&#8217;</em>de, Doğu Türklerinde ölümün yakınlaştığını hatırlatır, &#8220;sakalın ürüng olunca ölüm yaklaştı&#8221; denmektedir (Bahaeddin Ögel). Oğuz Türklerinde bugün dahi &#8220;aksakal&#8221;ın halk arasında büyük önemi vardır.</p>
<p>Ak rengi eskiden beri iyiliğin kara renk ise kötülüğün sembolü olmuştur. Altay Türklerinde <em>&#8220;Ak Ata&#8221;</em> destanlarda insanlığın ulu babası ve Hz. Âdem&#8217;in karşılığı olmuştur. Türk mitolojisinde <em>&#8220;Ak Han&#8221;</em> meşrû bir han demekti. Halbuki <em>&#8220;Kara Han&#8221;</em> gayri meşrû bir han anlamına gelmekteydi. <em>Oğuz Destanı&#8217;</em>nda, İslâmiyet&#8217;e karşı gelen ve töreyi ayak altına alan Oğuz Han&#8217;ın babası da <em>&#8220;Kara Han&#8221;</em> unvanıyla tanınmıştır. Oğuz Türklerinde <em>&#8220;Aksakallı Ata&#8221;</em> ve <em>&#8220;Ak Bürçekli Ana&#8221;</em> deyimi <em>Dede Korkud’</em>da çok geçmektedir. Altay ve Kuzey Türklerinde &#8220;Ak Şamanlar&#8221; gökten demiri yere getirmişler; ona göre bunlara &#8220;Demirci Şamanlar da denilmiştir. Tabiî demirciliğin asıl ustaları Göktürkler olmuştur.</p>
<p>Türklerde yas elbisesi kara olduğu halde şehit bayrağı aktır. Anadolu’nun fatihi Alp Arslan, Malazgirt Meydan Savaşı&#8217;na giderken ak elbise giymiş ve atının kuyruğunu kestikten sonra namazını kılıp savaşa hazırlanmıştır. At kuyruğunu kesmek ölüme hazırlık ve aynı zamanda bir yas işaretidir. Tabiî Alp Arslan Müslüman olduğu için bu işiyle kefen de giymiş oluyordu.</p>
<p>Evin ve otağın aklığı <em>Dede Korkud’</em>da uğur alâmetidir. Meselâ, &#8220;Bayındır Han bir toy yaptı ve böyle dedi: Oğlu olanı Ak otağa, kızı olanı kırmızı otağa ve çocuğu olmayanı da Kara otağa (çadıra) konuk etsinler. Elbette kırmızı sözü Farsça&#8217;dır, Türkçe&#8217;ye sonradan girmiştir. Eskiden onun yerine kızıl sözü denirmiş. Burada aklık, temizlik, arılık ve kutluluğun; kırmızı, erginlik (buluğ) ve muradın ve mutluluğun remzidir. Tabiat varlıklarından dağ bulut, taş ve yıldızlar da ak renkle adlandırılmıştır. Kuzey Türklerinde ak tuğ, mukaddestir ve iyi ruhların barındığı yerdir. Ak bulutlar, iyi günün, kara bulutlar ise kötü günün habercisi olmuşlardır. Aktaş insan ismi gibi de kullanılmıştır. Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin bayrakları da ak ve üzerinde ak veya kara koyun resimleri olduğu için uğur bakımından farklı değillerdi.</p>
<p>KARA RENK</p>
<p>Kara sözü eski Türklerde kuzeyin sembolü olmuştur. <em>&#8220;Kara Yel&#8221;</em>, Kuzey rüzgârı demektir. Kara yel soğuktur. Kara kış sözü de soğuk kış manasına gelmektedir. Türkler güney ve batıdan gelen sıcak yellere <em>Ak yel</em> demişlerdir. Ak yelleri Tanrı&#8217;nın gezintisi olarak anlamışlardır.</p>
<p><em>Kara gece, Kara tün</em> sözü renkten çok karanlığı yani ışıksız bir dünyayı ifade eder. Bugün Anadolu&#8217;da &#8220;kara&#8221; denince denizin dışındaki toprak parçaları akla gelir.</p>
<p>Kara renk genellikle uğursuzluk ve yas alâmetidir. <em>Dede Korkud&#8217;</em>da <em>&#8220;kara donlu kafir” </em>sözü Hıristiyan keşişlere işaret etmektedir. Yine <em>Dede Korkud&#8217;</em>da <em>&#8220;ak çıkarıp kara giyme&#8221;</em> sözü de yasa alâmet eder. Yalnız şehid bayrakları akdır.</p>
<p>Bir de (Azerbaycaıi da) eski Türklerde olduğu gibi çingeneye &#8220;karacı&#8217; (kereçi) derler. <em>Kara Halk </em>veya <em>Karabudun</em> sözü Türk âbidelerinde millet karşılığı olarak söylenmiştir. <em>Dede Korkud&#8217;</em>da kâfirlerin evlerine <em>&#8220;Kara</em> <em>Tonguz damı&#8221;</em> denilmiştir.</p>
<p>Kara aynı zamanda büyüklüğü gösteren bir mefhum gibi de kullanılmıştır. Meselâ Çağatay kültür çevresinde <em>&#8220;Kara Çerik&#8221;</em> büyük ve yürüyüş halinde olan ordu demektir. <em>&#8220;Kara orman, Karayış&#8217; </em>da büyük, kalabalık orman manasını ifade etmekte, aynı zamanda karanlık ve sihirli bir düşünce anlamına gelmektedir. Karadağ, yüce, göklere yükselen büyük dağdır. Bu sözle korku ve saygı da yanyana ifade edilmiş olmaktadır.</p>
<p>Kara rengin uğursuzluğunu bildiren sayısız deyim ve atasözü vardır. Meselâ, <em>&#8220;kara bağrım&#8221;, &#8220;kara gönüllü&#8221;, &#8220;kara gün&#8221;, &#8220;kara günlere kalmak&#8221;, &#8220;karalar bağlamak&#8221;, &#8220;kara giymek&#8221;&#8230;</em></p>
<p><em>&#8220;Kara yanına varma, kara bulaşır.&#8221; </em></p>
<p><em>&#8221; Kara yumakla ağarmaz. &#8220;</em></p>
<p><em>&#8221; Karadan öte renk yoktur. &#8221; </em></p>
<p><em>&#8221; Kara haber tez duyulur. &#8220;</em></p>
<p>Bununla beraber bugün dahi birçok Türk köylerinin adı karayla bağlıdır. Profesör Özcan Başkan, Anadolu köylerinin adlarını incelerken renklerle bağlı şu sonuca varmıştır: Kara &#8211; 2500 köy, Gök1500 köy, Ak- 800 köy&#8230;. Burada renkler sıfat gibi kullanılmıştır. Müellifin fikrine göre bu adlandırmalarda yerin de çevresinin renk hususiyetleri mühim rol oynamıştır.</p>
<p>KIZIL &#8211; KIRMIZI RENK</p>
<p>Kırmızı renk esas renklerdendir, ve tabiatta bu rengin örneği ateş (od) ve kan&#8217;dır. Demek ki bu renk heyecan, kudret ve akıncılık sembolüdür.</p>
<p>Kırmızı sözü eski Türkçe&#8217;de yoktur. Onun yerine kızıl sözü kullanılır. Kırmızı sözü Sogdca veya Farsçâ&#8217;dan Türkçe&#8217;ye geçmiştir. Kanın da rengi kızıldır. Kızıl rengi bir kaç manada kullanılmıştır. Meselâ, hile ve kurnazlık için. Türkçe&#8217;de hile sözünün karşılığı aldır. <em>&#8220;Al etmek&#8221;</em>, hile yapmak demektir. Eski Türk edebiyatında hilenin sembolü &#8220;kızıl tilki&#8221;dir. <em>Kutadgu Bilid’</em>de <em>&#8220;Ala bolsa kazıl tilki teğ&#8217;</em> sözü buna bir misaldir. &#8220;Kızıl dil&#8221;, kötü dil demektir. <em>Kutadgu</em> <em>Bilig&#8217;</em>de böyle bir cümle vardır: <em>&#8220;Kızıl dil, seni kısa yaşlı kılar.&#8221;</em> Kızlar için mutluluk, erginlik ve ağırbaşlılığı ifade eden Kırmızı renk Türklerde bir düğün ve gerdek rengidir. <em>Dede Korkud&#8217;</em>da evlenecek kız ve damat kırmızı kaftan giyerler. Gerdek otağı da kırmızıdır. Kızlar diğer günlerde dahi kırmızı elbise giyerler. Kızıl elbise hizmet etmek ve ağırbaşlılık alâmetidir. Halbuki yeşil elbise yaranma ve biraz da kırıtmayı gösterir. Hakanın otağı da kırınızı renkte olurmuş. Türklerin aşiret bayrakları, özellikle savaşta götürdükleri bayrak kızıl renktedir.</p>
<p>GÖK RENK ve MAVİ RENK</p>
<p>Gök ve mavi, gök ve suyun simge ve alâmetidir. Gök ve su insanlık tarihinde mukaddes sayılmıştır. Gök rengi sonsuzluğu, türeyişi, emniyet ve huzuru telkin eder ve sinirler için kırmızının aksine olarak sükûn ve huzur verir. Gök rengi dostluk, sadakat, vefa, aydınlık, temizlik ve ruhanîlik sembolüdür.</p>
<p>Gök renginin Türklerde hudutları geniştir; göğermek, yeşermek, yani yeşillik de buna dahildir. Gök, kırmızı ve ak renkleri Türk kültüründe en çok değer verilen renklerdir.</p>
<p>Gök, göğün rengi hem de göğün adıdır. Türkler eskiden Gök Tanrı&#8217;ya taptıkları için Gök, Tanrı&#8217;nın, ululuğunun ve yüceliğinin bir sembolü olmuştur. Uygur yazısıyla yazılmış <em>Oğuz Han Destanı&#8217;</em>nda şöyle bir ibare vardır: &#8220;Ufukta gök bir kurt (böri) görünür. Oğuz Hakan’ın ordusu kurdu izler, kurt bir yerde kaybolur. Oğuz Hakan, Tanrı bizim buraya gelmemizi buyurdu, deyip orada.durur.&#8221; Gök Böti veya Gök Kurt, Tanrı&#8217;nın alâmet ve habercisi gibi Türklere yol göstermiştir.</p>
<p>YEŞİL RENK veya YAŞIL RENK</p>
<p>Yeşil veya yaşıl renk, mavi ve sarı rengin terkibinden meydana gelir. Sarı renk sıcaklık, mavi renk de sakinlik ve huzuru yeşil renge vermişlerdir. Yeşil renk tabiatta ağaçların ve bitkilerin sembolüdür. Bitkilerin göverme ve büyümelerine sebep güneş ışığı (sarı) ve sudur (mavi). Yeşil bitki genç ve diridir. Bu yüzden yeşillik, gençlik ve hayat nişanıdır.</p>
<p>Yeşil renk din, iman ve ebediyet simgesidir. İslâm dininde bu renk üzerinde çok durulmuştur. Ulu peygamberimizin ehl-i beyti ve evlâtlarının da alâmet ve simgeleri yeşil olmuştur; ve bu günde peygamber evlâdı sayılan seyyidlerin şah ve alameti yeşildir. Bizde yeşil sözü eski Türkçe&#8217;de olduğu gibi &#8220;yaşıl&#8221; olarak telaffuz edilir, ve &#8220;yaş&#8221; kökünden geldiğini hatırlatır. Bu söz <em>Dede Korkud&#8217;</em>da yok gibidir, onun yerine gök sözü kullanılmıştır. Fakat <em>Kutadgu</em> <em>Biliğ</em> de çok sık geçtiğini görüyoruz. Daha önce, kızların düğünlerde ve diğer vakitlerde yeşil elbise giydiklerine ve bu rengin biraz da cilve ve kırıtmağı andırdığına işaret etmiştik.</p>
<p>SARI RENK</p>
<p>Sarı renk güneşin rengi ve alâmetidir. Ona göre, bazı estetikçiler bu rengi ferahlandırıcı ve parlaklık ve aydınlık remzi gibi değerlendirmişler ve onu ilim, marifet, zeka, akıl ve hakikat timsali bilmişlerdir. Çin ve Garp Hıristiyan medeniyetinde sarı renk mukaddeslik sembolü olmuştur. Bu yüzden kiliselerde ve mukaddes adamların resimlerinde bir ışık hâle gibi sarı rengi kullanılmıştır. Fakat sarı renk kara ile karıştığı zaman büyük ressamların tablolarında, korkaklık, kıskançlık, hile, hıyanet, ve hastalık sembolü gibi kullanılmıştır. İran kültüründe bir çok yerlerde sarı renk nefret ve hastalık alâmeti gibi tanınmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. Bahaeddin Ögel&#8217;in fikrine göre, sarı renk Çin İmparatorluğu’nun rengidir. Çin imparatoru sarı elbise giyinir ve birçok armaları, amblemleri, hattâ Çin ejderhası bile sarıdır. Türklerin destanlarında sarı renk kötülük ve felaket sembolüdür. Ancak tabiat ve bahardaki çiçek tasvirlerinde istenerek kullanılmıştır. Sarı ejderha Türk masallarında kuşku ve kötü duygular veren bir motiftir ve Oğuz Destanı’nda yiğitlerin yiğitliklerini ispat edebilmeleri için böyle korkunç bir hayvanı öldürmeleri şarttı.</p>
<p>Sarı renk aynı zamanda hastalık sembolüdür. Yüzün sararması da bir hastalık alâmeti gibi görülür. Sarıbeniz. Çingiz Han ile birlikte sarı renk devlet sembolü olarak önem kazanmıştır. Sarı Ordu, Çingiz Han’ın torunu, Batu Han’ın otağı veya başkentiydi. Sonraları Sarı Ordu yerine Altın Ordu denmiştir. Orta Asyâ da büyük çöllere de Sarı Çöl denilmiştir. Çünkü bunlar hakikaten sarı renktedir.</p>
<p>AL RENK</p>
<p>A1 sözü 11. yy. kaynaklarında bir bayrak adı gibi geçmiştir. Kaşgarlı Mahmud&#8217;un Divanında al veya turuncu rengini Türklerin uğurlu saydığı ifade edilmektedir. Hakanlık sembolü olan <em>Al Damga,</em> Çingiz Han&#8217;la şöhret kazanmıştır. Oğuzlar damgaya togra veya tuğra diyorlardı. (K. Mahmud). Al uğurlu bir renktir ve hakanların rengidir. <em>Oğuz Destanı’</em>nda Oğuz Han&#8217;ın gözlerinin renginin al olduğunu öğreniyoruz. AI, kırmızı rengin solgunudur. Dinde ve sihirde al rengi iyi ve uğurlu değildir. Meselâ, gebe kadınlara kötülük yapan <em>&#8220;al bastı ruhu” </em>veya <em>&#8220;al kavadlı Azrail&#8221;</em> (<em>Dede Korkud</em>) olduğu gibi.</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>EYÜBOGLU , İsmet Zeki, <em>Anadolu İnançları, Anadolu Mitolojisi, </em>Geçit Kitapevi, İstanbul.</p>
<p>GÖKYAY, Orhan Şaik, <em>Dedem Korkut Kitabı,</em> İstanbul 1974.</p>
<p>HALİGİ, Davud, &#8220;Deriçeibecehanıreng&#8221;, (seri makale), <em>Ümid Zencan Gazetesi, </em>Tirmurdad sayıları, 1374 Zencan.</p>
<p>KAFESOĞLU, İbrahim, <em>Türk Millî Kültürü</em>.</p>
<p>ÖGEL, Bahaeddin, <em>Türk Kültürü Tarihine Giriş,</em> cilt 6, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1991.</p>
<p>YOHANS, İtev, <em>Renk Kitabı</em>, çev: Mehmet Husayn Halimî, Tahran.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* Dr., 151 North Felestin Avenue, Tahran, İRAN.</p>
<p>TÜRK DÜNYA BAKIŞINDA RENG</p>
<p>Kâmil Veli NERİMANOĞLU *</p>
<p><em>&#8220;Uyma, ey dil helgide yohdur </em></p>
<p><em>sedaget rengidir,</em></p>
<p><em>Mescidü meyhane reng, eyşü</em></p>
<p><em>ibadet rengidir. </em></p>
<p><em>Meyü riya, meşuge geş hüsnü</em></p>
<p><em>vecahet rengidir. </em></p>
<p><em>Rengidür her dürlü matem, </em></p>
<p><em>her masarrat rengidir.</em></p>
<p><em>Anla, ey ebnay-i &#8211; hilget, cümle </em></p>
<p><em>hilget rengidir.</em></p>
<p><em>&#8220;Rengdir&#8221; </em></p>
<p>(Samed Mensur)</p>
<p><em>“Ak, kara, sarı, ye,sil, kırmızı, </em></p>
<p><em>Heresi bir sınagla bağlnır. </em></p>
<p><em>Biri hasretimizi hatırladır, </em></p>
<p><em>Biri derddimizi hatırladır,</em></p>
<p><em>Biri derdimizi, biri arzumuzu </em></p>
<p><em>Heresinde bir mana arayıb, </em></p>
<p><em>Kim bilir, kim sınamış</em></p>
<p><em>Kim bunu ilk defa demiş </em></p>
<p><em>Kara &#8211; matem, Kırmızı &#8211; bayram&#8230; &#8220;</em></p>
<p><em>&#8220;Rengler&#8221; </em></p>
<p>(Resul Rıza)</p>
<p>Reng dünyasının insanoğlunun ve toplumun hayatında oynadığı rolü geniş şekilde açıklamağa ihtiyaç yoktur. Çünkü mitlerden çağdaş şiire kadar çok büyük zaman yolunda rengler ister etnik-psikoloji, isterse mitik, ya da isterse edebî-poetik bakımdan çok mühim rol oynamıştır.</p>
<p>Şu faktör her şeyden önce rengin insan hayatındaki fonksiyonu ile, doğa-insan, doğa-toplum ilişkisindeki çok yönlü fonksiyonu ile bağlıdır. Dünyayı idrak eden eski insanın reng dünyası kapasite bakımından mahdud olsa da, rengin dünya bakışında önemi çok mühim olmuştur.</p>
<p>İnsan-doğa münasebetlerinin ana kaynağında dayanan amiller içerisinde güneş mühim rol oynuyor. Böyle ki, tüm rengler, tonlar güneşle bağlıdır, ve tüm renglerin annesi beyaz-ak rengdir.</p>
<p>Şu bioloji, fıziksel, kimyasal faktör ana renglerin yaranması, dilde, tefekkürde yer alması, zaman zaman değişmesi toplum hayatını öğrenmek için, öylece de insan dünyasını öğrenmek için mühim ehemiyyet taşıyor.</p>
<p>Renglerin kelime ifadesi, hemin kelimelerin anlamı, şu anlamların değişe-değişe bugünümüze gelip çatması çok meraklı ve zengin bir konudur. Biz bu konuyu Türk edebiyatı, Türk yazılı âbideleri ve örf ve âdetleri ile bağlı bir şekilde incelemeye çalıştık.</p>
<p>Türk tefekkür terzinde rengler inanışla kırılmaz bir şekilde bağlıdır. Bu alanda araştırma aparan A. İnan, B. Ögel, O.Ş. Gökyay, A.N. Kononor, A. Caferoğlu, S.G. Klyaştornıy, O. Sertkaya, M. Seyidov, S. Divitcioğlu ve başkalarının ışık tuttuğu bu problemin bütünlükde bilimsel aydınlığa kavuşması için biz aşağıdaki şartları zaruri sayarız.<sup>1</sup></p>
<p>1) Mitolojide reng;</p>
<p>2) Efsane, masal ve destanlarda reng;</p>
<p>3) Deyimlerde ve canlı halk dilinde reng;</p>
<p>4) Orhun &#8211; Yenisey âbidelerinde reng;</p>
<p>5) Uygur âbidelerinde reng;</p>
<p>6) Kaşgarlı Mahmud&#8217;un &#8220;Divanı&#8221;nda reng;</p>
<p>7) Y.H.Balasagunlıi nun &#8220;Kutadgu Biliğ&#8217;inde reng;</p>
<p>S) &#8220;Oğuzname&#8221;lerde ve &#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da reng;</p>
<p>9) Türk Divan Edebiyatında reng;</p>
<p>10) &#8220;Manas&#8221;, &#8220;Alpamış&#8221;, &#8220;Köroğlu&#8221;, &#8220;Koplandı Batır&#8221; vb. destanlatında reng;</p>
<p>11) Çağdaş edebiyatda reng;</p>
<p>12) Türk onomastiğinde, özellikle toponimlerde sanat (boyacılık, halıcılık) alanlarında reng;</p>
<p>13) Hayvanlarda, özellikle at, koyun, deve türünde rengler, tonlar.</p>
<p>Etnik, mitoloji sosyal, kültürel, politik açılardan renglerin analizi adı geçen eser ve kaynaklara dayanıyor.</p>
<p>Analize geçmezden önce bir sıra tasviri faktörlere dikkat yetirek. Orhun-Yenisey yazılarında, Uygur abidelerinde, M. Kaşgarlı  “Divan&#8221;ında ve &#8220;Kutadgu Bilig&#8221;de işlenen reng anlamı bildiren sözler şunlardır:</p>
<p><em>Cıl</em> &#8211; Çokanlamlı bu kelime al gırmızı al-gırmızı, acıg gırmızı, nannca, gonur (göze aid) anlamlarında kullanılır.<sup>2</sup> &#8220;Âlt&#8221; &#8220;aşağı&#8221;, &#8220;ileri&#8221; anlamında da kullanılan bu kelimenin istigamet ve, reng anlamları arasında semantik ilişki mantıksaldır. Bu barede bir az sonra, hemin kelimenin yalan, uyduruk anlamları hakkında bu anlam ilişkisi açık değildir. Yalnız burada Azeri Türkçe&#8217;sinde kullanılan &#8220;ağ yalan&#8221; deyimini diggata çatdırmak gerekli olabiler.</p>
<p>&#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da yanak ve kanat kelimelerinin tayini gibi kullanılır.<sup>3</sup> <em>Bizce, altın, alov yıldırım, yıldız&#8230;</em> kelimelerinin etimolojisi al kelime-yuvası ile bağlıdır.</p>
<p>Bu kelimeden türemiş <em>ala</em> (ela) kelimesi çok az şekilde M. Kaşgarlı &#8220;Divan&#8221;ında ve Uygur yazılarında işlense de<sup>4</sup>, &#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da &#8220;ela&#8221;, &#8220;elvan , &#8220;ışıklı&#8221; anlamlarında <em>leşker</em>, <em>yiğit</em>, <em>göz, at, yılan, köpek, kaz geyik, ördek, tağ, ıan, seyvan, çadır, gönder, kalkan, halı yorgan kat, ok, evren, gerdek </em>kelimelerinin (isimlerinin) tayini, belirticisi gibi geniş şekilde kullanılır.</p>
<p>Azeri Türkçe&#8217;sinde <em>ala</em>-<em>bula</em> koşa (çift) kelimesi &#8220;elvan&#8221;, &#8220;hallı&#8221;, &#8220;rengbereng&#8221; anlamında kullanılır.</p>
<p><em>Ak ~ ağ -</em> (Beyaz). Bu kelime şimdiki boz, çal, gümüşü, parlak beyaz, güney anlamlarında M. Kaşgarlı lugatında ve Uygur metinlerinde, daha çok &#8220;Kitabi-Dede Korkut&#8221;da<em> sakal, birçek, ten, süd, eller, boyun, et, yüz. melik, alın, bilek, göks, koyun, sungur ~ şongur, bedevi, orman, kayın, kar, tut, yıldırım, saz, kaya, otağ, meydan, kaf tan, ton~don, ışık, elem, sancak, ev </em>kelimelerinin (isimlerinin) tayini gibi kullanılır. İstigamet anlamı daha fazla güneyi bildiriyor. Akca kelimesinin kökenidir.</p>
<p><em>Kara -</em> Esasen siyah, büyük, aşağı tabaga, kütle, kuzey anlamlarında Orhun Yazıtlarında, M. Kaşgarlı&#8217;da, &#8220;Kutadgu Bilig&#8221;de geniş kullanılan<sup>5</sup> bu kelime &#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da <em>saç, bağır, baş, tekür ~ takaror, arslan, tırnak, kan, kaş ~gaş, sakal, kovun, deve, köpek, aygır, tonuz. buğa, buğra, kuş, kaplan, koç, kaz, dağ ~tağ, yer, pusarlık. bulut, dere. da,s ~taş, salkum, deniz, yol, gör ~ gor, otog, keçe ~ kiçe, kavurma, mutbah, ton ~ don, kaftan, küpü, kılıc, kıl, şapka ~ şayka</em> kelimelerinin tayini gibi kullanılıyor.</p>
<p><em>Gök &#8211; </em>Göy, mavi, yeşil, sema, gök yüzü&#8230; anlamında işlenen bu kelimenin isim-sıfat fonksiyonu yaygındır ki, bu da eski Türk inanışı &#8211; Tanrıcılıgla ilgilidir. Eski Türk yazılı âbidelerinde geniş kullanılan kök kelimesinin reng anlamı, &#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da <em>bedevi, yüz, çayır, tağ, deniz. seyran, bolat ~ polad, sarındı</em> kelimelerini sıfatlandırıyor. Göker (mek), gökerdi kelimelerinin yuvasıdır.</p>
<p><em>San ~ sarıg -</em> Reng anlamında M. Kaşgarlı, &#8220;Kutadgu Bilig&#8221;, Uygur yazılarında kullanılıb<sup>6</sup> &#8220;Kitabi-Dede Korkut&#8221;da<em> soğan, giyim, gön, don</em> kelimeleri siyat gibi çıkış ediyor.</p>
<p><em>Boz -</em> Boz, gri, çal anlamlarında yazılı âbidelerde rastlanıyor.<sup>7</sup> Kitabi-Dede Korkut&#8221;da <em>ok, aygır</em> isimlerinin sıfatı rolünde kullanılıyor. &#8220;Bozaç turğay&#8221; tamlamasına da burada rast geliyoruz.</p>
<p><em>Yaşıl </em>- Yeşil kelimesi yaş-ganc, cavan, yeni sıfattan türemiş kök kelimesinin bir semantik kesiyini ifade etmek fonksiyonu kazanmıştır. Yazılı âbidelerde bu anlamda az kullanılmıştır.<sup>8</sup>  Kitabi-Dede Korkut&#8221;ta kullanılmıyor.</p>
<p><em>Kızıl </em>- kırmızı, parlak anlamında yazılı âbidelerde kullanılır.<sup>9</sup> &#8220;Kitabi-Dede Korkut&#8221;ta <em>yanag, deve, otag, kaftan, kına, altun </em>kelimelerinin tayini gibi çıkış ediyor.</p>
<p>Bu anlamda <em>kırmızı</em> kelimesi kızıl sözünü sıkıştırıp çıkarmış, yalnızca kızıl bayrak, kızıl ordu, kızıl meydan tamlamalarında eski anlam korunmuş durumdadır.</p>
<p>Türkiye Türkçe&#8217;sinde kullanılan <em>kızılcık</em> kelimesinin anlamı rengle bağlıdır. Azerbaycan Türkçesinde kızılcık zoğal kelimesi ile ifade olunuyor. Bunların yanı sıra <em>konur, guba </em>(kırmızı ile sarı arasında bir reng), <em>yağız</em> (konur) renglerine de rast geliyoruz. <sup>10</sup></p>
<p>Küçük bir tablosunu çizmeye çalıştığımız ana rengleri ifade eden kelimelerden sonra söylemek zaruridir ki, tabiat da mevcut rengler bütün dünyada reng bildiren kelimelerden kat-kat fazladır.</p>
<p>Azeri Türkçe&#8217;sinde de diğer Türk lehçelerinde olduğu gibi reng bildiren sıfatlar, isim &#8211; sıfat kelimeler, nisbet ekleri ve sıfat ekleri, benzetme edatları aracılığı ile onlara reng nüansları, çalarları ifade olunuyor. Onlardan bir kaçına dikkat yetirek : Narıncı, turuncu, çehrayı, gümüşü, kızılı, darçını firuzeyi, kahveyi, gülü kırımızıyı, sarı dammış kırmızı, benövşeyi, badımcanı, çemeni yeşil, toh yeşil, karğa kanadı yagut gibi, sedef rengli , soğan gabığı, zifaran rengli, horoz pipiyi, burun kanı gibi, kafsı rengi, yanar (buta), süd gibi beyaz, saman sarısı, palıd, şahpalıd (şabalıd(ı), kehrebar gibi, boz-bulanık, şirmayı, kül rengi doku, boyama, badana, halı sanatında geniş kullanılan rengler ve onları ifade eden kelimeler ayrı bir konudur.</p>
<p>Reng bildiren kelimelerin onomastik vahidlerde büyük rolü var. Diğer Türk lehçelerine büyük sınır koymadan Azerbaycan Türkçesinde işlenen onomastik vahidlere dikkat yetirek : Aksu, Ağdam, Ağdaş, Ağbulag Ağcakala Ağcabedi Ağcadere, Ağcagül, Kara, Karaş, Karaca, Karagüne, Karabudak, Karaman, Karaçay, Karaburc, Karayazı, Karagöz, Karagüney, Karanohur, Karatuğan, Karacallı, Sarıyer, Sarıcalı, Sarıyatag, Sarıbaş, Sarı, Sarış, Sazoğlan, Sarıvelli, Sarıbel, Gökçe gölü, Göy-göl, Göyerçin, Göyüş, Göydeniz, Göyçay, Yaşıl oba, Yöynük.</p>
<p>Terkibinde reng anlamlı kelimeler olan Azeri Türkçesi deyimlerinden bir kısmına dikkat yetirek : Garasına deyinmek, ağını çıkarmak, ağciyer, ganı garalmak, sarısını udmak, gırmızı adam, gırmızı konuşmak, ağma-bozuna bakmamak, gara geyib göy çalmak, gara seni basınca sen garanı bas, garadan artık reng yok, gara basmak, ağ güne çıkmak, gızıl kana boyanmak.</p>
<p>S. Divitçioğlu&#8217;nun <em>Kök Türkler</em> eserinde B. Berlin ve P. Kayın &#8220;Diller ve Rengler” teorisi üzere üniversal, dünyevi reng kategorilerinin her dil için müeyyenleşmiş sıralanması bakımından Azeri Türkçesinde böyle bir şema çizebiliriz :<sup>11</sup></p>
<p>Ak                                Göy                                                                          Benövşeyi</p>
<p>&lt; Kırmızı         &lt;                      &lt; Yaşıl             &lt; Palıdı            &lt; Çehrayt</p>
<p>Kara                           Sarı                                                                          Narıncı, Boz</p>
<p>Esaslandığımız eserde Göy Türk âbidelerinin dil faktörleri üzere şu şema makbul sayıla biler :</p>
<p>Ak                                    Yış                  Kök</p>
<p>&lt; Toruğ           &lt;                  &lt;                  &lt; O</p>
<p>Yağız                               Sarıg               Boz</p>
<p>Bu şemada &lt; işareti sağdan sola doğru şertlendirmeyi (koşullandırmayı) bildiriyor.<sup>12</sup></p>
<p>Eski Türk mitoloji &#8211; kozmonik dünya bakışında rengler önemli rol oynuyor. Ateşe, oda inam, Gök Tanrı&#8217;ya inam, yuğ ve yum ritualı, bayram gelenekleri simgeleri direkt veya dolaylı şekilde renglerle bağlıdır. Eski Türklerin mitoloji inamınca yer yüzünde hayır, bereket, ışıg, Tanrı Ülgen&#8217;le, tüm bedhahlıg, habislik, kötülük Erlik&#8217;le bağlıdır. Ülgen&#8217;e beyaz-ak, Erlik&#8217;e siyah, koyu, kara rengli kurban kesilirmiş. Ak rengin Tanrı&#8217;ya aid olması esatir ve efsanelerde geniş yayılmış.</p>
<p>Ak, Boz, Ak-Boz renglerinin ululug, kutsallıg anlamı &#8220;Kitabi Dede Korkut&#8221;dan getirdiğimiz şu parçada tam ifadesini buluyor :</p>
<p><em>&#8220;Ak Kayanın kaplanının erkeğinde bir köküm var&#8230; </em></p>
<p><em>  Ak Sazın aslanında bir köküm var,&#8230;</em></p>
<p><em>  Ak Sungur kuşu erkeğinde bir köküm var&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Yine &#8220;Dede Korkut&#8221;da &#8220;Dirse Han Oğlı Buğaç Boyü&#8217;nda geçen &#8220;Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuşdı.&#8221; &#8220;Kimün ki oğlı kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşen, kara koyun yahnisinden ögine getirün. Yerse yesin, yemezse, tursun getsün&#8221;, demişdi. &#8220;Oğlı olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurın. Oğlu-kızı olmayanı Allah-Teala karğayıbdır, biz dahı karğarız bellü bilsün&#8221; demiş idi. &#8221; (KDG, 34). Şu reng sembolleri eski inanışın âdet ve ritualdakı in’ikasıdır.</p>
<p>Yine &#8220;Dede Korkut&#8221;da &#8220;Anam menim üçün göy geyib, gara sannsın&#8221; cümlesindeki yuğ-yas, matem alameti olarak siyah geyib gara çalma bağlamak, ölmüş adamın kendi odasını, çadınnı siyah ve göy rengli kumaşlarla bezemek geleneyi &#8220;Dede Korkut&#8221;da Bamsı Beyrek boyunda ölmüş zann edilen Beyrey in odası &#8220;Garalı, göylü otag&#8221; kimi tasvir edilmektedir.</p>
<p>Doğunun eski halkları Çinde, Hindliler arasında da yas, paltarı koyu göy, siyah, beyaz olmuştur. Ateşperestler de göy (laciverd) rengini matem rengi saymışlar.<sup>13 </sup>Şimdi de Azerbaycan&#8217;da (meselâ, Nahçıvan&#8217;da) beyaz reng matem rengi sayılmışdır. Azerbaycan Türkçesinde &#8220;Seni gara geyib göy çalasan&#8221; kargış-bedduası şu inamın dilde yaşayan ifadesidir.</p>
<p><em>Ağın gündüzle, garanın</em> gece ile ilişkisi eski Türk dual teşkilatı ile bağlıdır. Güneşle bağlı inamların gırmızı-gızıl renginde inikası eski Türk inanışları ile bağlıdır. Eski Çinlilerde ağ, açık rengin Tanrı&#8217;ya aid olması da ilginçtir. İlkin kaos halinde olan evren &#8211; kainat zerrelerden ibaret olmuş, sonralar yünül, açık zerreler yukarı, ağır, koyu rengler aşağı düşüyor. Kainatda iki başlangıcın hayırın, iyiliğin ve şerin, kötülüğün vahid temele söykenmesi Türk kosmogonik tefekkürü ile bağlılığı &#8220;Kültigin&#8221; âbidesinin ilk cümlesinde ifade olunur: &#8220;Üze kök tenri asra yağız yir kılındıkta ekin ara kişi oğlı kılınmış.&#8221; (&#8220;Yukarıda mavi gök, aşağıda konur toprak yarandıgda ikisi arasında insan oğlu yaranmış&#8221;).</p>
<p>&#8220;Kültigin&#8221; âbidesinde savaşa giden Kültigin in 8 defa ak ata, 3 defa boz ata, 2 defa konur ata, 1 defa keher ata binmesi inanışla bağlıdır. Kutsal sayılan rengler savaşın uğrunun müjdesi sayılımışdır. Gök Tanrı, Humay, kutsal su, hava eski Türk inam sistemi ile ilgilidir.<sup>14</sup></p>
<p>Sorula biler ki, ne üçün ak renk hem matem, hem de sevinç rengi gibi kullanılıyor. Şunun gelibi ayrı-ayrı zaman ve mekan şeraitinde ve inam simgelerinin değişik olması, bazen çok anlamlı fonksiyon taşımasıdır.</p>
<p>Japon araştırıcı Y. Namamuza Rus eposu &#8220;Igor destanı ile orta çağ Japon eposu&#8217; Tayranın evi hakkında hikayet&#8217;i reng sistemi ile bağlı mukayese ederek ilginç sonuçlara geliyor. Rengler ve onların anlamlarını açıklayan araştırıcı Japonlarda rengin sosial fonksiyonu, sosial statü taşımasını açıklıyor. Reng sembollerine ayrıca önem veren araştıncı Japon reng sistemi şemasını böyle veriyor :<sup>15</sup></p>
<p>&#8220;Igor destanı&#8221;nı ise böyle şemalaştırıyor:</p>
<p>Reng, özellikle taşların deyişen renginden bahs eden İ. George Frazer kutsal kitabın folklor kökeninden bahs ederken açıklıyor, yene hemin eserde yas-yuğ merasiminde Türk kadınlarının yüz cırmak, al kamnı çıkarmak geleneyine ayrıca deyiniyor.<sup>16</sup></p>
<p>Dünya halklarının Mitoloji Ansiklopedisi değerinde olan <em>Dünya Halklarının Mitleri</em> iki cildliyinde reng konusu ve inanç sistemi önemli yer tutuyor.<sup>17</sup></p>
<p>Reng konusu inanç ve eski dünya bakışıyla ilgili bir konu üzerinde ayrıca durmağı zarurileştiriyor. Bu, reng ve istikamet, mekan düzeni yerleşme ve yönelmedir.</p>
<p>Orhun âbidelerinde &#8220;dört bulun&#8221; (&#8220;Dört tezet&#8221;) gibi verilen, sağ ve sol meselesi çok büyük önem taşıyan, dünyanın dört yanı anlayışı destan ve masallarında kırmızı şerid kibi keçen Türk dünya modelinde &#8211; özellikle mekan ve istikamet sisteminde rengler önemli bir şekilde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu konuda geniş ve meraklı araştırmalar aparan S.Ş. Çağdurov &#8216;a G.M. Vasilyeviç, N.J. Sem Altay dilleri arasında, <sup>19</sup>S. Divitcioğluw M.Seyidov &#8220;, F. Bayat z&#8217; Türk dillerinin dil malzemesi üzerinde derin araştırmalar apararak ilginç sonuçlara gelmiştir.</p>
<p>Türk mekan-istikamet sistemi hakkında konuşurken Orhun âbidelerinde geniş şekilde kullanılan terim ve kelimeleri ve özellikle de &#8220;Kültigin&#8221; âbidesindeki anahtar-cümleyi ön planda götürmek lazımdır. &#8220;Ilgeri kün toksıka, bir gerü kün ortusın, aru, kurıgaru bizgerü batsıkına, yırgazı <em>tün</em> ortusın, aru, anta içreki bodun kop mana körür.&#8221; (Irelide &#8211; şerka, sağda &#8211; cenubda (güneyde), geride &#8211; gerbde (batı), solda- şimalda, orada merkezi halgın hamısı bana tabedir.)</p>
<p>Üzü gün doğuşa-doğuya tayanmış eski Türkün küçük yurt&#8217;u çadırı ile büyük yurt&#8217;u vatane &#8211; Avrasiya bozkırı, dağları, denizleri inanışa, dünya bakışlarına kırılmaz tellerle bağlı olmuştur.</p>
<p>Yukarıda adı geçen araştırmalara söylenerek aşağıdaki kanaatı belirtebiliriz :</p>
<p>1. Eski Türk istikamet &#8211; cehet anlayışı aşağıdaki şemalarda kendi eksini tapıyor :</p>
<p>Kırmızı, dağ; Sarı, kumsal, sehra, bozkır; boz (gri), çay; yeşil, denizi ifade etmektedir.</p>
<p>Bu şemalardan aydın oluyor ki, Türk reng jeosembolünün zaman zaman hattı &#8211; mekan cehetlenmeye geçmesi eski izlerini dilde koruyup saklamış. Meselâ, Kara Deniz, Ak Deniz, Ak Yel (cenub, cenub-doğu rüzgarı), Kara Yel (kuzey, kuzey-batı rüzgarı) vs.</p>
<p>2. Eski Türk &#8211; Şaman dünya ağacının reng-istikamet uyarlığı eski Türk inanışlarına köklendiğinden atların rengi de onlarla bağlıdır. Hocaınız B. Ögel&#8217;in &#8220;Kuşatma esnasında doğuda kır, güneyde doğu-batıda ak ve kuzeyde yağız atlar yer almışlardır&#8221; cümlesi ile Türklerde atın kutsallığı, yanı sıra savaş taktiği ve dünya bakışına ip uçları veriliyor.</p>
<p>&#8220;Kitabi &#8211; Dede Korkut&#8221;da Ağ boz at, Boz at, Al aygır, Bedöy at, Konur at, Kazlık at, Yelisi Kara Karlık at, Kara ayğır, Duru ayğır, Alaca at, yügrek at, Keçi başlı Keçer ayğır Toğlu başlı Durıı ayğır Arabi at, tepel Kaşğa ayğır, Ak bedevi at, Gök bedevi at, Karagöz at vb. isimlerden söz ediliyor.</p>
<p>Hızır&#8217;ın Boz atı, Kültigin in Ak-boz atı, Köroğlu&#8217;nun Kır (Boz) atı ve Türk destanlarında bir de rengleri ile seçilen, belirlenen at konusu daha geniş açıklanmağa muhtaçtır.</p>
<p>Türklerin hareketi, Bati dan Doğu&#8217;ya, Doğu&#8217;dan Batı&#8217;ya ve dairevi, gediş-dönüşlü olduğundan reng deyişmesine çevik, dialektik yanaşma zaruridir.</p>
<p>Türk dünya bakışını, Türk kültür tarihini öğrenmekte rengler çok büyük önem taşıyor. Biz bu konunun ana hatları üzerinde durduk.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* Prof. Dr., Bakü Devlet Üniversitesi, Azerbaycan Dilciliği Bölüm Başkanı, Bakü, ERBAYCAN.</p>
<p>1 Bkz., A. İnan, Tarihte ve Bugtün Şamanizm Ankara 1954; &#8220;Dede Korkut Kitabındaki Bazı Motivler ve Kelimelere Aid Notlar , Ülkü, Ankara, XI, 1938; O.Ş. Gökyay, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973; A. Caferoğlu, &#8220;Les couleurs dans Ia nomenclature des noms ethnigue tures&#8221;, Atıi eı Memorie del VIl Congresso Internaz di Scienze onomastiche, Firenze Roma 1961; A.N. Kononov, &#8220;Semantika tsvetooboznaçeniy ve tyurkskih yazıkah&#8221;, Tyuur kologiçeskiy sbomik, 1975. Moskova 1978, s. 159-179; O.F. Sertkaya, Gökıürk Tarihinin Meseleleri, Ankara 1995; M. Seyidov &#8220;Göy, Ağ, Gara Renglerinin Eski Anamla Alakası&#8221;, Azerbaycan EA Haberleri Edebiyat Dil ve İncesanat Serisi 1978 s. 2; S. Divitçioğlu, Gök Türkler (Kur, Küf ve Üllüğ), İstanbul, 1987; S.G. Klyaştomıy, &#8220;Mifologiçeskil syujeti v drevtıety Uzkskih pamyatnikah&#8221;, Tyurkologiçeskiy sbomik &#8211; 1977, Moskova 1981.</p>
<p>2 Bkz., Orevnet)uzkskiy slovar Leningmd 1969, s. 31-32; M. Fasmer, Etimologiçeşkiy slovar russkogo yazka, cilt I, Moskova, s. 24.</p>
<p>3 Bkz., O.Ş. Gökyay, Dedem Korkudun Kitabı.</p>
<p>4 Bkz., Drevnetyuzkskiy slovar, L., 1969, s. 32; s. 48.</p>
<p>4 Bkz., DTS, s. 422.</p>
<p>6 Bkz., DTS, s. 488.</p>
<p>7 Bkz., DTS, s. 115.</p>
<p>8 Bkz., DTS, s. 246.</p>
<p>9 Bkz., DTS.</p>
<p>10 Bkz.. DTS, s. 2?5, 462.</p>
<p>11 Bkz., S. Divitçioğlu, Köktürkter, İstanbul 198, s. 115.</p>
<p>12 A.g.e., s. 115-116.</p>
<p>13 Bkz., G. Şükürlü, Gedim Türk Yazılı Abidelerinin Nili, Bakı 1993, s. 228.</p>
<p>14 Bkz., A. Koroglı, Oguzskiy geroiçeskiy epor, M., 1976, s. 43; E. Ezizov, Söz Hazinesi, Bakü l965, s. 69-78</p>
<p>15 Bkz., Y. Namamuza, &#8220;Slovo o polku Igoreve&#8221; Povest odome Tayra (Srarnenie stoski zrniya sisremi tesvetoz. &#8220;slovu o nolıcu lgoreve&#8221;. Moskova 1988, s. 80-89.</p>
<p>16 Bkz., C.C. Frazer, Folklor i Vethom zavete, Moskova, 1989, s. 278-281.</p>
<p>17 Bkz., Mifz Narodor Miza, Moskova, 1991, cilt I-II.</p>
<p>18 S.Ş. Çağduroz, Proishojdenie geseriadı. Novosibizsız 1980, s. 78-125.</p>
<p>19 Bkz., Problema ab,snasti altayskih yazıroz, Leningrad 1971, s. 223-235.</p>
<p>20 S. Divitçioğlu &#8211; W. Eberhard, A History of China, 1958, s.120. B. Ögel, Türk Mitolojisi, İstanbul 1971, s. 411.</p>
<p>21 M. Seyidov, a.g.e., s. 32-35.</p>
<p>22 F. Bayat, Oğuz Anenesi ve &#8220;Oğuz Kağan&#8221;Destanı, Bakü 1993, s. 145-155.</p>
<p>TÜRKMENLERDE RENK DÜNYASI VE NEVRUZ</p>
<p><em>Annagulu NURMEMMET *</em></p>
<p>İlkbaharda insanlara, tabiata, bâkiliğin tadını tam eçilen günler vardır. Evlenmek isteyen, yarın düğünü olacak delikanlıyı göz önüne getiriniz. Heyecanından patlayacak gibidir. Keyfı âdeti yiğitliğin hu­dutlarını geçmiştir, mevcut canlılığın sınırlarını aşmıştır. Hayat bambaşkadır, diriliğe bir daha kökünü kurmaya büyük gayret içerisindedir. Nesil devamlılığı arzusundadır. İlkbaharın bu canlılığını şairler yeni evlenen delikanlının durumu ile kıyaslaştırırlar.</p>
<p>Yaşlılara gelince&#8230; İlkbahar yaşlılarda dirilikle mücadeleyi sim­gelemektedir. Bu onlar için dayanıklılığın genel bir sınavıdır. Hani o günler, diye gençliği anımsarlar. Doğrudan doğruya yiğitliğe taraf gene bir adım atarlar. Bu dönem halk arasında ot örgünü, yani bit­kilerin yeniden çıkışı anlamına gelmektedir, herkese yeterince coşku paylamaktadır.</p>
<p>Sıra kız gelinlere gelince&#8230; İlkbaharın güzelliğini hiç bir şeyle kı­yaslamak mümkün değildir. Doğa renklerin dünyasına çevrilmiştir. Türkmenlerin yaylaları, stepleri gelinciklerin memleketine dönmüştür. Sanki memleket yeşil halı ile donatılmış da, üzeri kırmızı gelinciklerle nakış gibi süslenmiştir.</p>
<p>O kadar kısadır Türkmenlerin baharı, aşağı yukarı bir ay ömrü vardır. Fakat ondan herkes nasibini alır. O günler sıradan her bir vatandaş şairdir, hayatında bir defa bile türkü söylemediği halde durup dururken şiir yazmaya başlar, veya kalbinin derinliklerinden türküler söyler. Zira, biraz önce turnalar gelmiştir bu memlekete. Turna gelse dulunu aç derler, yani turna ilkbaharın gelmesinin müjdecisidir, mut­laka evlerin kapılarını açacaksın.</p>
<p>Yağmur yağıyordur, şefaat yağıyordur, hayat yağıyordur. En tatlı günler çocuklarındır, ilkbahar yağmurunun altında oynarlar, onların söylediği atalardan kalma türküleri çok sevinçlidir :</p>
<p><em>&#8220;Yagış yagara geldi, </em></p>
<p><em>Saman suvara geldi, </em></p>
<p><em>Heycan elek can elek </em></p>
<p><em>Gızlar oynara geldi.. &#8220;</em></p>
<p>Anlamı budur: Yağmur yağmaya başladı, saman bile sıvamak mümkün bu yağmurda. Sevinin, müjde olsun. Kızlar oynamaya geldi.</p>
<p>Kızlar ilkbahar mutluluğu ile oynarlar. Birdenbire yağmur yağması kesilir. Güneş çıkar. Dirilen tabiatın üzerinden Güneş nuru bol bol dökülür. Güneş varken gene yağmur yağmaya başlar. Bu başka bir sevinç getirir. Çocuklar daha hızlı koşarlar. Atalarından duydukları bir düşünceyi ortaya atarlar: Neredeyse bir yerde geyik avlak do­ğuruyor olmalı şu an. Güneş varken yağmur yağarsa, hep öyle derler bizimkiler. Canlılık canlılıkla katlanır, insanoğlu doğayı daha derin anlamaya başlar. Onunla tam birleşir ilkbaharda, gönül kapılarını daha derin açar.</p>
<p>İnsan doğaya benzemek ister ilkbaharda. Yerden kendine renk arar, gökyüzünden kendine renk arar. Topraklarda iki renk daha göze çar­par: Gelinciklerin kırmızı ve bitkilerin yeşil rengi. Gökyüzünden onun kendi rengini alırlar. Bu renkler daha çok kızlara, gelinlere ya­kışır. Şair onu böyle tarif etmiştir:</p>
<p><em>“Al yaşıl geyinip çıkar sonası.&#8221;</em></p>
<p>Yani, al yeşil geyinip çıkar sunası. Türkmen baharının o kadar kısa olan hayatını uzatırlar kızlar gelinler.</p>
<p>Bu âdet onlara annelerinden kalmıştır. Yukarıda gökkuşağı fayda olur. Çocuklar gökkuşağının renklerini paylaşmaya kalkışırlar, kendi aralarında tartışırlar : Yeşil renk benim diye, ilk önce ilkbaharın sim­gesini seçer birisi. Başka birisi &#8220;Kırmızı renk benim&#8221; der. &#8220;Sarı renk benim&#8221; diye ellerini gökyüzüne taraf sallar başka birisi. Öylece çocuklar gökkuşağının yedi rengini paylaşırlar. Başta gelen renkler açık, canlı renklerdir. Çoğunlukla kırmızı, yeşil, sarı, mavi.</p>
<p>Kızlar ise başka bir tarafta kendi aralarında renklerin hangisinin kimin olduğunu tartışırlar. Onlar da kendi sevdiği renkleri seçerler. Fakat bu paylaşma daha uzun sürer, kızların ona hemen aklı erer, renklerin hepsi gökkuşağı olarak bir arada olursa, daha iyidir. Sonra onların hepsi beraberce renklerin tümüne sahip çıkarlar ve böyle bir türkü söylerler :</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>&#8220;Ös saçım ös, </em></p>
<p><em> Ösmeyen kes, </em></p>
<p><em> Belime guşak, </em></p>
<p><em> Arima duşak. &#8220;</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Yani manası: Bu yağmur bereketinden saçlarım uzasın yoksa uzamayan saçı keserim. Gökkuşağını belime guşak, yani kemer, atıma ise duşak, yani köstek yapacağım.</p>
<p>İnsanları bu kadar heyecanlandıran bu gün nasıl bir gündür acaba? Onun sırrı nerede? Kısaca söylemek gerekiyorsa, onun sırrı ta­mamıyla doğaya aittir. Bu insan kalbinin doğadan ayrı olmadığının bir örneğidir. Tâze bir gün gelmektedir, yeni bir gün gelmektedir, o gün gece ile gündüz denkleşmektedir. O günü atalarımız çeşitli an­lamda isimlendirmişlerdir. Ama hepsinin anlamı hemen hemen ay­nıdır. Hâlâ bazı Türkmenler ona &#8220;doksan dolup, yere yılı girende&#8221; derler. Manası şudur : Üç aylık, yani doksan günlük kış mevsimi sona ermiştir, toprağa sıcaklık girmiştir. Tohumların dirilmesine fır­sat tanınmıştır. Bu gün demek diriliş günü demektir. Dirilişin, can­lılığın rengi yeşildir, baharın rengidir o. Topraktan ilkbaharda yeşerip çıkan buğday onun sembolüdür. Bu yeni gün, dirilişin yeni günü, her senenin 21 Martında insanlar tarafından doğal olarak kutlanılmıştır. Tabiat onu insanlara kutlamayı, bayram yapmayı emir etmiştir. Onun için bu bayram Nevruz olarak isimlendirilmiştir. Nevruz&#8217;u kutlayan halklar doğanın bu bayramına kendi millî gururunu ve sevincini katmışlardır. Onu kendi geleneklerine ve yaşam koşullarına göre kutlamışlardır.</p>
<p>18. yüzyıl Türkmen millî şairi Magtumgulu’nun şiirlerinde Nevruz kelimesi çok geçmektedir. Onun &#8220;Nevruzdan Seni&#8221; şiiri çok ilginçtir. Şair kendi sevgilisini arıyor, maalesef bu ona nasip olmamış, ama şair onu her yerden arıyor, mevsimlerden arıyor, güzden arıyor. Fakat sevgilisi ona ne diyor, seni tâze Nevruz&#8217;dan bulurum, diyor.</p>
<p>Şairden bahs ettiğimiz mısralar şöyle:</p>
<p><em>&#8220;Olmadı bize nasibin, istedim güzden seni,</em></p>
<p><em>Dedin: geçsin kış, bulurum tâze Nevruz&#8217;dan seni. &#8220;</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Demek ki, burada Nevruz sevgililerin buluşma günü, âşıklar günü anlamına gelmektedir.</p>
<p>Nevruz büyük şair Magtumgulu için her şeyden önce renkler dün­yasıdır, diriliş ve canlılık günüdür. Şairin kendi deyimiyle ifade eder­sek şöyledir :</p>
<p><em>&#8220;Gelse Nevruz âleme, renk kılar cihan fayda. &#8220;</em></p>
<p>Biz şimdi renkler dünyasından söz açmalıyız. Türkmenlerin hangi renkleri sevdiğini, onları nerelerde, nasıl kullandıklarını, renklerin anlamlarını dile getirmeliyiz.</p>
<p>Renkler kuşkusuz hayatın anlamlı parçasından birisidir. Onların çok sevilenleri de, orta seviyede sevilenleri de, pek sevilmeyenleri de vardır. Fakat insanoğlu renklere ne kadar çeşitli anlamlar verse bile, hayatta hiç birisinden vaz geçmemiştir. Onları günlük hayatında çeşitli yerlerde kullanmıştır, en büyük arzu isteklerini, mutluluklarını, bazen de talihsiz kaderlerini onlara yansıtmaya çaba harcamışlârdır.</p>
<p>Türkmenler her zaman canlı ve açık renkleri sevmişler. Belki, bu biraz önce ifade buyurduğumuz gibi, o kadar kısa baharlarını ha­yatlarında devamlı yaşatmak arzusu ile bağlı olabilir.</p>
<p>Tarihî bilgilere göre Türkmenlerin çok sevdiği renklerin arasında her zaman kırmızı, yeşil, gök, yani mavi, sarı, ak, yani beyaz renkler yer almıştır.</p>
<p>YEŞİL RENK : Bu sözcüğün eski Türkçede &#8220;yaşıl&#8221; olarak kullanıldığı bilinmektedir. Şimdiki Türkmen dilinde de bu kelime aynen &#8220;yaşıl&#8221; olarak geçmektedir. Kökü &#8220;yaş&#8221; kelimesindendir ve genç an­lamındadır. Bu Türkmenlerde baharın rengi olarak benimsenilmiştir. Bu Oğuz Türkmenlerinin daha eski zamanlardan beri sevilen bir ren­gidir. Bazen &#8220;yeşil&#8221; yerine &#8220;gök&#8221; kelimesinin kullanıldığını, bazen bu iki rengin kelime olarak karıştırıldığını bilmekteyiz, Kaşgarlı Mah­mut&#8217;ta bu kelime her zaman &#8220;gök&#8221; olarak geçmiş. <em>Kutadgu Bilig </em>de ise &#8220;yeşil&#8221; olarak kullanılmış. Şöyle bir örnek getirelim : Türkiye Türkçesinde yeşermek kelimesi vardır, bu Türkmencede göğermek anlamındadır.</p>
<p>Eski Türk imparatorlukları yeşil rengi bayraklarında kullanmıştır. Göktürk İmparatorluğu&#8217;nun bayrağının zemini asuman rengidir, yani bizim gök renk dediğimizdir. Bayrağın üzerindeki kurt kafası yeşil renkdedir. Avar İmparatorluğu&#8217;nun, Gaznelilerin bayraklarının zemini yeşildir.</p>
<p>Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sayın Türkmenbaşı&#8217;nın 19 Şubat 1992 tarihindeki kararıyla Türkmenistan devletinin resmi bayrağı kabul edilmiştir. Bayrakta beş halı deseni, ay ve beş yıldız yer al­maktadır ve alt rengi yeşildir.</p>
<p>Yeşil renk Türkmenler için geniş anlamda yeniden dirilişi, yeni bir günü ifade etmektedir.</p>
<p>KIRMIZI RENK : Türkmenlerde kırmızı renk &#8220;gızıl&#8221; ve &#8220;gır­mızı&#8221; kelimeleri ile ifade edilir. Türk dilinde bu iki kelimeden &#8220;kızıl&#8221; daha eski bir kelime olarak bilinmektedir. &#8220;Kırmızı&#8221; kelimesi eski Türkçe&#8217;de, 11. yüzyıl Türk eserlerinde, &#8220;<em>Dede Korkut</em>&#8220;da geçmemektedir. Fakat &#8220;gızıl&#8221; sözü hâlâ Türkmen dilinde kırmızı renk anlamında aktif biçimde kullanılmaktadır. Kırmızı kelimesi hem kullanılmakta olup, Türkçe&#8217;deki normal kırmızıdan biraz koyu rengi ifade eder. Bazı bilim adamları &#8220;kızıl&#8221; sözünün &#8220;kız&#8221; sözü ile bağlantısının olasılığından söz açmışlardır. Onun için Dede Korkut&#8217;taki Bayındır Han&#8217;ın şöyle meşhur cümlelerini örnek alırlar: &#8220;Oğlu olanı ağ otağa; kızı olanı kızıl otağa; oğlu, kızı olmayanı da kara otağa, koyun!&#8230;&#8221; Kızıl, kırmızı renge daha ziyade kızların, gelinlerin elbiselerinde daha çok rastlanmaktadır.</p>
<p>Türkmenlerin kırmızı rengi çok kullandığı tarihî bilgilerde sık görülmektedir. 13. yüzyıl İtalyan seyyahı Marko Polo Türkmenlerin ha­lıları ve kumaşları hakkında şöyle yazmıştır : &#8220;Burada biliyor musunuz, dünyanın en harika ve güzel halıları dokunmakta, şöyle hem, çok iyi, daha pahalı kırmızı ve başka renklerdeki kumaşlar dokunmakta.&#8221; Görüldüğü üzere Marko Polo’da Türkmenlerin halıları, kumaşları örnek getirildiğinde, sadece kırmızı renk kendi başına gösterilmiştir, öbür renkler ise, başka renkler diye genel anlamda söylenilmektedir.</p>
<p>Kırmızı renk Türkmenler için kutsallık anlamını bile taşımaktadır. Kırmızı renk ilk önce onlar için Güneş&#8217;in doğuşudur. Güneş&#8217;e yakınlıktır. <em>Nuh Tufanı</em> romanımda Türkmen halısıyla, onun kırmızı rengini nereden aldığı hakkında şöyle bir olay vardır: &#8220;Ey halı, senin güzel göllerinde dağın, denizin, Güneş&#8217;in işareti var&#8230;&#8221; denilen soru, halının kendi diliyle şöyle açıklanıyor : &#8220;Onlar sıradan bir dağ, deniz, güneş değil. Onlar senin ecdadının oğulları. En büyüğüne Gün Han, diğer ikisine de Dağ Han ve Deniz Han diyorlar. Dağın tepesindeki dört renk, dört mevsimdir. Güneş&#8217;in şeklini gözden geçir. O, bir bakışta çarkıfelek, bir bakışta, gece ve gündüz olarak kalbine girer. Güneş&#8217;in niçin daha büyük dokunduğunu biliyor musun? Senin ataların ona Tanrı diye inanmışlardı. Benim yüzümdeki kızıl rengin, nereden kaynaklandığını şimdi anladın mı? O, Güneş&#8217;in doğup batarken ki rengidir&#8230;.&#8221;</p>
<p>Türkmen halılarında kırmızı renk hâkimdir. Aslında Türkmen ha­lılarında kullanılan renkler : kırmızı, koyu kırmızı, lacivert, yeşil, siyah ve beyaz renklerdir. Halıdaki çeşitli kırmızı renkler hemen gözlere ateş rengi gibi çarpmaktadır ve başka renkleri kendi hâkimliğinin altında tutmaktadır.</p>
<p>Geçen yüzyılda savaşların birinde Türkmenlere esir düşen Fransız Hendi De Couliboeuf De Blocqueville kitabında &#8220;Türkmen kadınların giydikleri elbiselerde hâkim olan renk daha ziyade kırmızı, sarı ve koyu kırmızıdır&#8221; diye yazmıştır.</p>
<p>Kırmızı rengin kan rengi ile aynı olması bu rengin daha kutsallaşmasına ve sevilmesine sebep olmuştur. Bazen kırmızı renk namus kelimesinin anlamında da gelmektedir. Halk arasında şöyle bir deyim var :</p>
<p><em>&#8220;KızıI yüzlü yiğidin </em></p>
<p><em> Kız kardeşi olmasın. </em></p>
<p><em> Kız kardeşi olsa da, </em></p>
<p><em> Kızıl yüzü solmasın. &#8220;</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Son satırdaki kızıl yüzü solmasın cümlesi, namusu solmasın, anlamına gelmektedir.</p>
<p>AK, BEYAZ RENK : Prof. Dr. Bahaeddin Ögel&#8217;in <em>Türk Kültür Tarihine Giriş kitabında</em> &#8220;ak&#8221; sözünün Türklerde kullanılışı hakkında şöyle deniliyor: &#8220;Ak&#8221; deyimi ve &#8220;Aklama&#8221; Türk kesimlerinde Oğuzlara ait bir söz ve deyiştir : Kaşgarlı Mahmut çağında, yani 11. yüz­yılda, &#8220;her şeyin akına ve süd beyazına, yalnız Oğuzlar ak diyorlardı, Öbür Türkler, alacalı olan atlara, ak at diyorlardı.&#8221;</p>
<p>Şimdiki Türkmen dilinde &#8220;ak&#8221; kelimesi kullanılmaktadır ve bu Tür­kiye Türkçesindeki beyaz anlamına gelmektedir.</p>
<p>Ak renk Türkmenlerde çok sevilen bir renktir. Gelecek, bahtiyarlık, mutluluk, temizlik ve sevgi bu sözün üzerinden derin bir mana kazanmış durumdadır.</p>
<p>Bazı örnekler veriyorum:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>&#8220;Yolun ak bolsun.&#8221; </em>(Yolun açık olsun veya işin iyi olsun anlamlarında).</p>
<p><em>&#8220;Ak zat alnına yağşı.&#8221;</em> (Beyaz şey kadere iyi gelir anlamında).</p>
<p><em>&#8220;Ak süyt emen oğlan.&#8221;</em> (Sevgiyle, mehirle büyüyen oğlan).</p>
<p><em>&#8220;Ak öy&#8221;</em> (Direk tercüme edersek, beyaz çadır demektir, fakat anlamı bereketli ev, devletli ev manasındadır).</p>
<p><em>&#8220;Aksakal&#8221;</em> (Direk tercümesi beyaz sakallı adam, fakat yaşlı adam, lider, düşünür anlamlarında kullanılır).</p>
<p><em>&#8220;Ak düyâni gördün mi?&#8221;</em> (Beyaz deveyi gördün mü? Manası, olan şeyden haberin var mı? demektir).</p>
<p><em>&#8220;Ak goynunı bermek.&#8221;</em> (Direk tercümesi : Beyaz koynunu vermek. Yani Hz. Muhammed&#8217;in yaşına geldiğinde, 63 yaşında, Türkmenlerde beyaz koyun kurban edilir).</p>
<p><em>&#8220;Ak cüyce dâlsün.&#8221;</em> (Direk tercüme: Sen de beyaz civciv değilsin, manası, sen de tam suçsuz değilsin).</p>
<p>Kara renkse, ak rengin aksinedir. Bazı örnekler : maskara, yüzükara, kara gün, kara yer, kara geyinmek (yas elbisesi ve çok üzülmek anlamında), karabaht (talihsiz), kara ter olmak (çok terlemek, korkmak anlamında)</p>
<p>Tarihte Malazgirt savaşından önce, Alparslan&#8217;ın beyaz elbise giyinmesi, beyaz at kullanması, az sonra Balak Gazi tarafından bu ola­yın aynı seviyede tekrarlandığı bellidir. Bundan birkaç yüzyıl sonra, geçen yüzyılın sonunda Türkmenistan&#8217;da Göktepe savaşında Karabatır atalarınınki gibi beyaz elbiseli, beyat atlı olarak düşman üzerine saldırıp şehit olmuştur.</p>
<p>Türkmenlerde renk dünyası çok anlamlıdır ve canlıdır. Biz renkler hakkında daha çok örnekler getirebilirdik. Başka başka renklerden, onların karışımından ortaya çıkan renklerden söz açabilirdik. Ama uzun sözden kısası daha iyidir, demiş atalarımız. Renkler bize şunları işaret etmektedir: Renkler tabiatın doğal bir parçasıdır. Fakat halk onları nerede, nasıl kullanmayı, renkleri biri birine karıştırarak yeni bir renk yaratmayı, onlara hayatlarının anlamlarını vermeyi başarmıştır. Özellikle her bir halkın sevdiği renkler onun kültür zenginliği haline gelmiştir.</p>
<p>Şimdi Türkmenistanlı Türkmen olarak Anadolu&#8217;yu dolaşıyoruz ve hemen gözlerimize tanış renkler çarpıyor: Örneğin Ertuğrul Gazi&#8217;yi anma ve Söğüt şenliklerine katılıyoruz. Türkiye&#8217;nin her tarafından Yörükler bayramlarını kutlamaya gelmişlerdir. Onların elbiselerindeki kırmızı, yeşil, sarı, mavi renkler hemen dikkatini çeker. Bunlar sana Türkmenistan&#8217;ın köylerindeki millî elbiseli insanları hatırlatırlar. Veya Toros dağlarında yaylalara çıkarsın, insanların kendi elleri ile do­kudukları halılara bakarsın. Gözlerine kırmızı renk bambaşka gelir, çünkü bu renk sana meşhur Türkmen halılarının nefis havasını getirir. Öylece bizim kültürlerimiz, renk zenginliğimiz hem oradan kay­naklanmaktadır. Bu bizim kültürümüzün gerçek manadaki gök­kuşağıdır. Herkes ona meraklıdır, sevdalıdır. Fakat kültürümüz bir gökkuşağı halinde daha güzeldir, daha zengindir. Onu kalkıp da paylaşmak mümkün değildir, çocuklar bile onu böyle yapmamışlar, en sonunda beraber sahip çıkmışlar: Belime duşak, yani kemer olsun bu gökkuşağı, demişler.</p>
<p>Renkler hakkındaki bazı görüşlerimizi toparlarken, Köroğlu destanının Tükmencesinden renkleri atalarımızın nasıl mükemmel de­recede kullandığına dair güzel bir örnek getirmek istiyorum. Köroğlu o zaman on-onbir yaşındaki gencecik bir oğlan. Büyükbabası Cığalıbeğ ile düşman atlılarından kaçmaktalar. Kör Cığalıbeğ Köroğlu&#8217;dan soruyor :</p>
<p>&#8216;- Oğlum, o atın rengi-sıfatı nasıl?</p>
<p>- Al at, büyükbaba.</p>
<p>- Rengi al olursa, o mavimsidir, oğlum, sen güneşin altına kaç. O at hemen geride kalır.&#8221;</p>
<p>&#8230;&#8230;Cığalıbeğ biraz sonra gene soruyor :</p>
<p>&#8220;- Oğlum, geriye bir bak, kovalama şimdi nasıl?</p>
<p>- Eski at geride kaldı, ama şimdi başka bir at bizi takip ediyor, bü­yükbaba. Başka hiç birisi bile görünmüyor.</p>
<p>-Bu çevik atlının atının rengi nasıldır, oğlum?</p>
<p>-Kara doru at.</p>
<p>- Kara doru alsa, ormanlığa taraf git, oğlum. Böyle renk önce, çoğu zaman uyuz olan atlarda olur. Önce uyuz olan hayvanın üç sene kaşıntısı kalkmazmış, oğlum.&#8221;</p>
<p>&#8230;&#8230; Biraz sonra gene Cığalıbeğ sorar : &#8220;- Oğlum, tekrar geriye bir bak.</p>
<p>- Dor at hem geride kaldı, büyükbaba, şimdi başka bir çevik atlı bizi takip ediyor.</p>
<p>-<strong>         </strong>Söyle oğlum, atın rengi nasıldır?</p>
<p>-<strong>         </strong>Boz at, büyükbaba.</p>
<p>-<strong>         </strong>Oğlum, bak, şu yakında dağ var mı?</p>
<p>-<strong>         </strong>Var, büyükbaba.</p>
<p>- Varsa oğlum, çok iyi, dağa, taşlara taraf sür. Öyle atın toynağı taşa olmaz.&#8221;</p>
<p>&#8230;&#8230;. Cığalıbeğ gene birazdan sorar :</p>
<p>&#8220;- Oğlum, geriye bir bak, kovalama gerimizi bırakmadı mı?</p>
<p>- Büyükbaba, o boz at geride kaldı. Ama şimdi başka bir at pe­şimizi bırakmıyor. Atının rengi ise demir kır.</p>
<p>- Temiz kır değil mi?</p>
<p>- Hayır, büyükbaba, demir kır.</p>
<p>- Temiz kır olmasa olur. Demir kır bize yetemez. İndi, oğlum, bi­zimki iyi oldu. Sen doğru çöle taraf git&#8230;&#8221;</p>
<p>Evet, Köroğlu destanımızdan da görüldüğü gibi, renkler ha­yatımızın en önemli parçası haline gelmiştir.</p>
<p>Her bir şeyin mutlaka rengi vardır. Başta da ifade ettiğimiz gibi, Nevruz bayramımızın hem rengi vardır. Nevruz tabiatın bize göndermiş olduğu mesajıdır. O insanlara barış içerisinde bir araya gelmekliği emir etmektedir.</p>
<p>Halklarımızın Nevruz bayramını, yeniden diriliş gününü içten tebrik ederim.</p>
<p>*Yazar, Türkmenistan Türkiye Büyükelçiliği Müşteşarı, Ankara, TÜRKİYE</p>
<p>HUNLARDA RENK VE YÖN BİLGİSİ</p>
<p>Nuraniye H. EKREM*</p>
<p>Sayın Başkan, değerli hocalarım, kıymetli misafirler,</p>
<p>Türk Dünyasında Nevruz bayramınız kutlu olsun diyerek hepinizi saygıyla selâmlıyorum.</p>
<p>Bilindiği üzere Türklerde renk, renklerin anlamı, renklerle ilgili merasimler, renklerle tabiat ve din ilişkilerinin kuruluş biçimleri, estetik açıdan öncelikli tercihler yön ve renk meselesi, Nevruz ve renk ilişkisi gibi renklerle ilgili konuların aydınlatılması gerekir. Bahaeddin Ögel&#8217;in renklerle ilgili çalışmaları olmuştur.<sup>1</sup> Renk konusu, Türk kültürü açısından başlı başına bir araştırma konusu olmakla beraber bu konuları tüm yönüyle ele alıp incelemek hem zaman, hem de kaynak açısından mümkün değildir. Dolayısıyla bu çalışmamızda Hunlarda renk ve yön konusunu esas alarak, diğer devlet ve Türk toplumlarından da örnekler vererek konuyu kaynakların elverdiği ölçüde incelemeye çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi renkler, her toplumda değişik anlamlar ifade eder. Ak rengi Türklerde ve Çinlilerde batıyı temsil ederken, Hintlilerde doğuyu, Eski Ahitlerde güneyi, Mayalarda kuzeyi temsil eder (Gabain 1968: 109). Her topluluğun yücelttiği veya sevmediği renkler olduğu gibi, bu renklerin belirttiği yönler de farklıdır. Bir toplulukça sevilen renkler, bir diğer toplulukça sevilmeyebilir. Renkler, gerçek niteliklerinin yanı sıra bazen bir değer yargısı olarak da kullanılabilmektedir (Ögel, 1991: 377). Sarı renk, Çin, Tibet gibi toplulukların kültüründe imparatorluklarının simgesi olması dolayısıyla en sevilen renk iken, Türk kültüründe önemli bir yeri olmadığı gibi, felaket, kötülük ve hastalığın sembolü olmuştur (Ögel, 1991: 31, 480). Meselâ, &#8220;Ak&#8221;, temizlik, anlık, ululuk, yaşlılık, tecrübe, büyüklük gibi yüceltici sıfatlarının yanı sıra Batı&#8217;yı temsil eden &#8220;Kara&#8221; kelimesi ise toprak, güç, kuvvet ve bazen de keder, yas ve alt tabaka anlamlarını da taşıdığı gibi Kuzey&#8217;i de temsil eder (Ögel, 1991: 429435).</p>
<p>Ayrıca dünyanın dört bölüme ayrılması ve renklere göre düzenlenmesi fikrinin de yalnız Türklere ve Çinlilere mahsus olmadığı bilinmektedir. Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, Türklerde, Doğu=mavi/yeşil, Batı=ak, Güney=kızıl, Kuzey=kara renkleri ile sembolleştirilmiştir. Çinlilerin renklerle yön belirleme kültürü Türkler ile aynıdır (Bkz. Tablo 1).</p>
<p>Hindistan&#8217;da Doğu=ak, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=kızıl renkleri ile temsil edilirken Lamaist Kalmuklarda Doğu=ak, Güney=mavi, Kuzey=yaldız rengi, Batı=kızıl olup, Eski Ahitte ise Doğu=kızıl, Güney=ak, Batı=ala, Kuzey=kara&#8217;dır. Amerika&#8217;da Doğu=kara, Güney=ak, Batı=sarı/kızıl, Kuzey=mavi/yeşil ve Mayalaı&#8217;da ise Doğu=kızıl, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=ak olarak gösterilmektedir (Gabain, 1968 : 109).</p>
<p>M.Ö. birkaç asır evvel Moğolistan steplerindeki halklar, Şaman inancında olup, mavi, kırmızı, beyaz ve siyah renkleri ile Doğu, Güney, Batı ve Kuzey yönlerini belirlemişlerdir.</p>
<p>Bu tür, yönü renklerle sembolleştirme inancı, zamanla göçebe halkın bazı renkleri sevmesine, psikolojik istek ve uygulamaların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Onların çadırları, tuğları, elbiseleri, atlarının üzerindeki süslerinin renkleri, bu tür inancın göstergesi olmuş ve stepteki halkların psikolojik görünüşünü asırlardan beri etkileyerek günümüze kadar gelmiştir. M.Ö. 771-M.Ö. 480 yıllarının ilk zamanlarında faaliyet gösteren, Proto-Türk olduğu kabul edilen Kırmızı Tiler ve Beyaz Tiler&#8217;in (Ekrem, 1995: 65-83) renklerle adlandırılmasında da yönü renklerle sembolleştirme inançlarının etkili olduğu ileri sürülmüştür. Yani Kırmızı Tiler eskiden stepin güneyinde, Beyaz Tiler ise batısında kalıyordu. Ch&#8217;ün-ch&#8217;iu döneminin ortalarına gelince (M.Ö. 771-M.Ö. 480), Kırımzı Tiler&#8217;in stepten ayrılarak güneye doğru Shan-hsi eyaletindeki Tai-hang dağları civarına Beyaz Tiler’in ise güneye doğru Shan-pei tepelerine hareket ederek yerleşmeye başladığı belirtilmiştir. Bu, hem göçebe halkların ilkel inançlarına (Şaman inancı) uygun, hem de Kırmızı Tiler&#8217;in oturduğu bölge olan Tai-hang dağlarının Moğolistan steplerinin güneyine yakın olduğunu gösterir. Beyaz Tiler&#8217;in oturduğu Shan-pei tepeleri de Moğolistan steplerinin batısına yakındır. Bu açıklamanın, Türklerin renklerle yön belirlediği teorisine uygun olduğu inancındayız (Ma-ch&#8217;ang-shou, <em>Kuzey Ti ve Hunlar,</em> 1962).</p>
<p>Ayrıca M.Ö. 626 senesinde ortaya çıkan, Proto-Türk olduğu kabul edilen Tiler’in neden &#8220;Kırmızı&#8221; ve &#8220;Beyaz&#8221; renklerle adlandırıldığı hakkında bir başka tahmin ise yukarıda belirtilen yönü renklerle sembolleştirme inancının yanı sıra, Tiler&#8217;in kırmızı ya da beyaz elbise giymeleridir (MS. 1987: 299). Yine bazı araştırmacılar ise &#8220;Ti&#8221; adının aslında bir avcı kuşun adı olup klasik eserlerde bahsedilen &#8220;Beyaz Ti Kuşu&#8221; ve &#8220;Kırmızı Ti Kuşu&#8221; adlarından kaynaklandığını iddia etmişlerdir (Lin, 1987: 38-39). Fakat bu iddiaların tarihî gerçeği yoktur.</p>
<p>Araştırmacıların çoğu da Şaman inancındaki mavi kırmızı, beyaz ve siyah renklerin dört yönü işaret etmesinden kaynaklandığını kabul etmektedirler.</p>
<p>Hunların ordu yapısında, Hun hükümdarı dışında, sırasıyla Sol ve Sağ Bilge beyi, Sol ve Sağ Kolu beyi Sol ve Sağ general Sol ve Sağ bölük komutanı, Sol ve Sağ Kutluk Beylerinden, tüm Sol beyleri doğuda, Sağ beyleri de batıda otururken, Hun hükümdarı da ortada oturuyordu (Ssu-ma-ch&#8217;ien ; 1975 : 2890-2891). Genelde Sol bey, Sağ beye göre büyük idi (Fen-ye, 1965 : 2944). Bu belgelere göre, Hunlar doğu yönüne önem vermekte ve bu yönün Hunlar için sol taraf olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Göktürklerle tipik benzerlikleri olduğunu göstermektedir. Hunlar çadırlarda toplu halde iken, büyükler sırtlarını kuzeye dönerek sol tarafta otururlardı (Ssu-ma-ch&#8217;ien, 1975: 2890). Ayrıca Hun hükümdarı seherde kalkıp otağının dışına çıkarak, güneş doğduğunda ve akşamları da ay ışığında ibadetini yapardı (Ssu-mach ien 1975: 2890). Bu belgelerden Hunların güneşin doğduğu yöne, yani doğu yönüne çok önem verdiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Yukarıdaki nadir kaynaklara dayanarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, Hunlar için doğu yönü sol, batı yönü sağdır. Kuzey yönü arka, güney yönü ise öndür.</p>
<p>Bunun dışında, Hunlar mavi, siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşan dört renkle, dört yönü sembolleştiriyordu. Bu konuda en iyi örnek Shih-chi (Tarihî Hatıralar)&#8217;de yer almaktadır. Shih-chi&#8217;ye göre, M.Ö. 2000 yılında Hun hükümdarı Mete (Mo-tu) kırk bir atlı askeriyle Han sülâlesi ,hükümdarı Kao-tı ile ordusunu kuşatma altına almıştır. Hunların beyaz atlı askerleri batı yönünde, gök atlı (yüzü ve burnu beyaz, bedeni mavi) askerleri doğu yönünde, siyah atlı askerleri kuzey yönünde, kırmızı atlı askerleri güney yönünde Çinlileri kuşatmışlardır. Yedi gün boyunca Hun atlı askerlerinin kuşatması altında kalan Han sülâlesi ordusu, rüşvet ve yıllık vergi vermeye söz vererek ancak kendilerini kurtarabilmişlerdir (Ssu-ma-ch&#8217;ien, 1975: 2894). Bu görkemli savaş sahnesinde, Hunların atlı askerlerinin dört yönü, dört renk ile belirlemesinden, bu tür inancın normal hayat dışında savaş stratejisi bakımından da kullanılmaya başlamış olduğu görülmektedir. Hunlarda renk ve yön meselesini daha iyi aydınlatabilmek için Hunların komşuları olan Çinlilerin de renk ve yön meselesine kısaca değinmek gerekir.</p>
<p>Çinlilerin renk ile yönü özdeşleştirme meselesi araştırmaları M.Ö. 480-M.Ö. 226 yılları arasında başlamış ve eserler yazılmıştır. Bu tür inanç, o zamanlarda Çin toprağındaki yedi devletten biri olan Ch&#8217;in Devleti (Shan-tung eyaleti)&#8217;nde yayılmaya başlarken aynı zamanda Çin tıbbını da etkilemiştir. Çin tıbbının ilk eseri olan Nei-Chinğ de yer alan bu anlayış, insanın vücudundaki çeşitli organlarla özdeşleştirilmiştir. Fakat Çinlilerde bir renk ve bir yön fazladır. Yani dört yönün ortasında yer alan bölgeyi sarı renk ile belirlemişlerdir. Bu anlayış sadece Çin tıbbında mevcuttur.</p>
<p>Çin tıbbının ilk teori eseri olan Nei-chinğ in, M.Ö. IV-I. yüzyılları arasında göçebe hayatı ağırlıkta olan Ch&#8217;in Devleti&#8217;nde yazıldığı tahmin edilmektedir (Kuo-ai-ch&#8217;ün, 1985: 505).</p>
<p><em>Nei-ching</em> adlı kitap, eski Çin toprağında meydana gelen çeşitli felsefe düşüncelerini içermekle birlikte tabiat ve insan oğlu arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu kitabın 4. ve 5. bölümlerinde yer alan bilgilere göre, dünya; ağaç, ateş, toprak, maden ve su gibi unsurlardan oluşurken tabiattaki her şey, bu beş unsurla özdeşleştirilmiştir (Chang-Ying-Yen, 1980: 16-17, 22-24). Biz, Çinlilerce kabul edilen, dünyayı oluşturan unsurları anlatırsak, şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır (Bkz., Tablo 2).</p>
<p>Yukarıda sözü edilen Proto Türklerin, M.Ö. 7. yy&#8217;larda renklerle yönü sembolleştirdikleri bilinirken, Çinliler ise M.Ö. 3. yy&#8217;larda ancak renk ile yönü özdeşleştirmeye başlamışlardır. Buna göre doğadaki dört yönü dört renk ile özdeşleştirme geleneğinin Çinlilere göre 200 yıl önce başladığı ortaya çıkmaktadır. Fakat Çinliler, Türklerden farklı olarak dört yönün ortasını temsil eden sarı rengi katmışlardır.</p>
<p>Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri biter sembolik hayvan tarafından temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney&#8217;i kırmızı-çaylak, Kuzey&#8217;i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. Çinliler başka bir sınıflama yapmışlardı. Doğu tarafına ejder, Güney tarafına kuş, Batı tarafına beyaz kaplan, Kuzey tarafına da kaplumbağa bakardı. Bu bölümlerden her biri bır renkle temsil edilmekteydi. Orta kısmı sembolleştiren hayvan ise eski Türklerin Kotus (Kut=Mukaddes, Us=Öküz) dedikleri ve Uygur Türklerinin günümüzde de Kotaz dedikleri bir çeşit öküz idi (Gabain, 1968: 108).</p>
<p>Eski Türklerde dört yönün dört hükümdar tarafından yönetildiğini de Orhun Kitabelerinden öğrenmekteyiz. &#8220;Yir Sup&#8221; adı verilen bu hükümdarlar dört taneydi. Gök Han (Mavi Hükümdar, Doğu&#8217;da), Kızıl Han (Kırmızı Hükümdar, Güney&#8217;de) Ak Han (Beyaz Hükümdar, Bati da) ve Kara Han (Kara Hükümdar, Kuzey&#8217;de) (Celal Esad Arseven, 1987: 15).</p>
<p>Çin kaynaklarında Hunlarla ilgili belgelerde bu konu hakkında yeterli bilgi bulunmasa da Göktürklerde olduğu gözönüne alınarak Hunlarda da aynı kültürün görülmüş olabileceği muhtemeldir.</p>
<p>Bizans tarihçisi Theopylacten&#8217;in Tarih adlı eserine göre, Göktürkler, ateş, hava (yel), su ve toprağa tapmaktaydılar (Chavennes, 1958: 177).</p>
<p>M.Ö. VI-UV yüzyıllarda ortaya çıkan Budizm düşüncesine göre, dünya, toprak, su, ateş ve yel gibi dört unsurdan oluşmaktadır. M.Ö. V yüzyıllarda Grek filozofu Empedocles&#8217;in eserinde de bu dört unsurdan söz edilmiştir. Hunlarda bu kavramın olup olmadığı hakkında bir belge yoktur. Fakat Göktürklerde bu anlayışın mevcut olması, düşünmemizi gerektiren bir konudur. Eski Türklerin bu tür anlayışını ele alırsak şöyle bir tablo çizilebilir (Bkz., Tablo 3).</p>
<p>Eski Türkler dört yönü adlandırma ve anlam verme konusunda çok zengin iken Çinlilerin bu konuda Türklere göre daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Yerleşik ve kendi oturduğu bölgeden başka bir yeri görmemiş bir topluluk ile birkaç haftada yüzlerce kilometrelik saha içinde dolaşabilen göçebe halkların bildiklerinin daha fazla olduğunu ileri süren Ögel&#8217;e göre, bu göçebe halklar yön hususunda yerleşik köylülerden çok daha fazla bilgiye sahip olmalıydı (Ögel, 1991, cilt I; 429).</p>
<p>Biz Türklerin yön hakkındaki kelimelerinin anlamları ile Çinlilerin M.Ö. 86 yılında yazılmış ilk Çince sözlükte yer alan yön hakkındaki kelimelerinin anlamlarını mukayese edersek doğru sonuca varabiliriz.</p>
<p>Eski Türkler sol taraf olarak kullandıkları için Doğu,ya İleri (il-gerü) diyorlardı. Günümüzde kullanılmakta olan &#8220;Doğu kelimesinin, güneşin doğmasından kaynaklandığını Ögel ileri sürmüştür (Ögel, 1991: cilt I, 430-433). Çincede Doğu için kullanılan Tung kelimesi, &#8220;ağacın hareketi güneş suyun içinde&#8221; gibi anlamları ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963: 126).</p>
<p>Eski Türklerce &#8220;Sağ Yan&#8221; denilen Batı yönüne Uygurca Oğuz Destanı&#8217;nda &#8216;Kün Badusu denilmiştir. Göktürk Yazıtlarında da Batı için kiri, kerü (geri, geç) kullanılmıştır (Ögel, 1991: 433-436). Çinlilerde Batı (Hsi) kelimesi, &#8220;kuşlar yuvasında, yani güneş batıya kaydığında kuşlar yuvaya kondu&#8221; gibi anlamları ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963 : 247).</p>
<p>Güney, Türkçe yazıtlarda &#8220;gün ortası güneşin bulunduğu&#8221; manalarına gelen &#8220;Kün Ortası&#8221; ve &#8220;Beri&#8221; kelimeleri ile ifade edilmiştir &#8220;Beri&#8221; kelimesi Eski Türkçede sağ taraf manasına gelmekteydi. Uygurlarda Küngey, Anadolu Türkçesi&#8217;ndeki Güney kelimesinin Ögel&#8217;e göre, iki anlamı vardır.</p>
<p>I- Güney, yani güneşin bulunduğu yön demektir.</p>
<p>II- Güneş gören, güneşin ışıklarının her zaman üzerinden eksilmediği bölge ve yamaçlar demek idi (Ögel, 1941: 436-440). Çinlilerde Güney (Nan) kelimesi &#8220;ot ve ağaçlar güney yönünde fidanlanıyor&#8221; anlamını ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963: 127).</p>
<p>Kuzey Türklerde hem karanlığın, hem de gecenin sembolü olmuştur. Eski Türkler sağ ve sollama şeklinde yönleme sistemine göre sola yani, Kuzey&#8217;e &#8220;Yırı&#8217; demişlerdir. Yırı uzak, ıraklaştırmak manalarını içerirken &#8220;Beri&#8221; Türkçede yakınlık gösteren bir sözdür (Ögel, 1991: 441-444). Çincedeki Kuzey için kullanılan Pei kelimesi iki kişinin sırt sırta oturması, yani arka taraf anlamındadır (Hsüsheng, 1963).</p>
<p>Anlaşıldığı gibi M.Ö. 86 yılında yazılan ilk Çince sözlükte, renk ve yön hakkındaki açıklama çok zayıf ve karışıktır. Hattâ anlamsızdır. Buna karşın eski Türklerde bu kavramlar daha açıktır (Ögel, 1991: 277, 491, 427, 465).</p>
<p>KAYNAKÇA</p>
<p>ARSEVEN, Celal Esad, <em>Türk Sanatı,</em> Cem Yayınevi, 1987.</p>
<p>CHANG, Ying-Yen, <em>Huang-ti-Nei-Ching Chi-chu (Nei Ching Hakkındaki İzahlar),</em> Shang-hai Teknik Neşriyatı, 1980.</p>
<p>CHAVANNES, <em>Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar </em>(Çince terc. (Feng-ch&#8217;en-chun), Chung-hua Kitapevi, Pekin 1958.</p>
<p>CHENG, Yong-ling, <em>Min-Tzu-Tsu-Tian (Milletler Sözlüğü), </em>Shanghai Tsu-shu Matbaası, Shang-hai, 1987.</p>
<p>DİVİTÇİOGLU, Sencer, <em>Kök Türkler, </em>Kent Basımevi, İstanbul 1987.</p>
<p>DİYARBEKİRLİ, Nejat, <em>Hun Sanatı, </em>1972.</p>
<p>EKREM, Erkin, <em>Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318),</em> Yayınlanmamış Tez Çalışması, H.Ü. Tarih Bölümü.</p>
<p>FENG, Ch&#8217;eng-Chün, <em>Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar, </em>Chung-hua Kitapevi, 1958.</p>
<p>FEN, Ye, <em>Hou-Han-shu (İkinci Han Sülalesi Tarihi),</em> Chung-hua Shu-chü, Pekin 1965.</p>
<p>GABAİN, A.V., &#8220;Renklerin Sembolik Anlamları&#8221;, <em>Türkoloji Dergisi,</em> Ankara, 1968.</p>
<p>HSÜ, Sheng, <em>Shou-wen-chic-Tzu (Eski Çince Sözlüğü), </em>Chung-hua Kitapevi, Pekin, 1963.</p>
<p>KUO, Ai-chun, <em>Chung-kuo Chen-Chiu Hui-Ts&#8217;ui (Çin Akupunktur ve Dağlama Hakkındaki Kitaplardan Seçmeler), </em>Hunan Teknık Neşriyatı, Ch&#8217;ang-sha 468-505, 1985.</p>
<p>MA, Ch&#8217;ang-shou, <em>Kuzey Ti ve Hunlar, </em>Chung-hua, Shu-chü, Pekin, 1962.</p>
<p>NEMETH, J., &#8220;Türklüğün Eski Çağı&#8221; (Macarcadan), <em>Ülkü Mecmuası</em>, (Tercüme eden: Şerif Baştav), Ankara, 1940.</p>
<p>ÖGEL, Bahaeddin, <em>Türk Kültür Tarihine Giriş, </em>Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1991.</p>
<p>ÖGEL, Bahaeddin, &#8220;Büyük Hun Devletinin Kuruluşundan Önceki Orta Asyanın Etnik Durumu&#8221;, <em>Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, </em>1947.</p>
<p>PAN-KU, <em>Han-shu (Han Sülâlesi Tarihi),</em> Chung-hua, Shu-chü, Pekin, l975.</p>
<p>SSU, Ma-ch&#8217;ien, <em>Shih-chi (Tarihî Hatıralar), </em>Chung-hua, Shu-chü, Pekin, 1962.</p>
<p>TANER, Tarhan, &#8220;Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi&#8221;, <em>Tarih Dergisi,</em> İstanbul, 1970.</p>
<p>TURAN, Osman, <em>Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, </em>DTCF Yayınları, 1941.</p>
<p>DİPNOTLAR:</p>
<p>* Hacettepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi, Mkara, TÜRKİYE.</p>
<p><sup> 1</sup> Ögel, Kültekin Yazıtında, &#8220;Yeşil-Ögüz&#8221; diye geçen, &#8220;Yeşil Irmak&#8221; sözünü Çin in kuzeyinden geçen Sarı Irmak olduğunu, bu ırmağa Çinlilerin &#8220;Mavi Irmak&#8221; veya &#8220;Gök Irmak&#8221; dediklerini kaydetmiştir. (Ögel 1991 : 477). Ancak bilindiği gibi Çinliler Sarı Irmağa Huangbe yani Sarı Irmak demektedirler.</p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/inceleme/'>İnceleme</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1011/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1011&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/05/01/turklerde-sari-kirmizi-yesil-renkleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/05/osmanlida_sari_kirmizi_yesil.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">osmanlida_sari_kirmizi_yesil</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/kanuni-sultan-suleyman/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/kanuni-sultan-suleyman/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Jan 2011 09:06:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihten Sayfalar]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni sultan süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[kanuni ve dans]]></category>
		<category><![CDATA[muhteşem süleyman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=1004</guid>
		<description><![CDATA[Kanûnî Sultan Süleyman &#8220;Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi. Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır, Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi&#8221;. Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon&#8217;da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun&#8217;dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1004&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h4><span style="color:#ff0000;"><strong>Kanûnî Sultan Süleyman</strong></span></h4>
<p><span style="color:#ff0000;"><strong><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/kanuni.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1005" title="Kanuni" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/kanuni.jpg?w=510" alt=""   /></a><br />
</strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8220;Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,<br />
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.<br />
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,<br />
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi&#8221;.</strong></p>
<p>Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon&#8217;da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun&#8217;dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman yuvarlak yüzlü, ela gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.</p>
<p>Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun&#8217;dan (Yavuz Sultan Selim&#8217;in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul&#8217;a, dedesi Sultan İkinci Bayezid&#8217;in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi&#8217;den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu.</p>
<p>15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim&#8217;in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar&#8217;a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509).</p>
<p>Yavuz Sultan Selim&#8217;in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul&#8217;a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul&#8217;da kalarak babasına vekalet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim&#8217;in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520&#8242;de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.</p>
<p>Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti.</p>
<p>Kendisine &#8220;Kanûnî&#8221; denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman adaleti seven bir padişahtı. Mısır&#8217;dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.</p>
<p>Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, &#8220;Arslan öldü, yerine kuzu geçti&#8221; diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.</p>
<p>Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:</p>
<p><strong>&#8220;Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,<br />
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.<br />
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,<br />
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi&#8221;.</strong></p>
<p>Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa<br />
Kız Çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan</p>
<h3><span style="color:#ff0000;">FRANSA KRALI&#8217;NIN KULAĞINI ÇEKEN KANUNİ</span></h3>
<p>Osmanlı devletinin sınırları Avrupa içlerine kadar uzandığı mühteşem  süleyman devrinin fransa&#8217;sınında kadın ve erkeğin birbirine sarılarak  dans ettikleri haberi Kanuniye ulaşınca Osmanlı hakanının zamanın Fransa  kralına bir mektup yazıp, mektubunda:</p>
<p>&#8220;Ben ki;kırksekiz krallığın hakanı Sultan Suleyman Han&#8217;ım.Seferimden  aldığım habere göre ,memleketinizde dans namı altında kadın-erkek  birbirine sarılmak suretiyle herkezin gözü önünde faydasız  işlerişlemekte olduğunu işitmişimdir.<br />
&#8230;.İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde  name-i hümayunum yed&#8217;inize(elinize) bulaşmasından itibaren derhal son  verildiği taktirde,bizzat orduya hümayumumla gelip men&#8217;e muktedirim  .&#8221;diyerek gözdağı verdiğini ve bunu üzerine Fransada bu dans adetinden  hemen vazgeçildiğini biliyor muydunuz?</p>
<p><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/danshb8.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1006" title="danshb8" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/danshb8.jpg?w=510&#038;h=382" alt="" width="510" height="382" /></a></p>
<h3><span style="color:#ff0000;">KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN </span></h3>
<p>Osmanlı Sultanlarının onuncusu ve islam halifelerinin yetmişbeşincisi. 1509&#8242;da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasını yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim&#8217;in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli&#8217;nin muhafazasıyla görevlendirildi ve Edirne&#8217;de oturdu. Babasını vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad&#8217;ın fethi(1521) ile Orta Avrupa&#8217;nın, şovalyelerin üssü olan Rodos&#8217;un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526&#8242;da yüzbin kişilik ordusu ve 300 kadar top ile Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşılaştı.Bu durumda sancaklarını açıp ellerini semaya doğru kaldıran Sultan;<strong> &#8220;Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, hazreti Muhammed&#8217;in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.&#8221; </strong>diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan sava- şında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül&#8217;de Macaristan&#8217;ın başşehri Budin&#8217;e girdi.1529 da Viyana muhasara edildi ise de, kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532&#8242;de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana&#8217;yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerin- de dolaştığı halde imparator karşısına çıkmağa cesaret edemeyince geri döndü.</p>
<p>1534&#8242;de Safeviler üzerine sefere çıkan sultan, Bağdat ve Basra&#8217;yı zaptetti. Bağdad&#8217;da evliya kabirlerini ve Kerbela&#8217; da hazret-i Ali ve hazreti Hüseyin&#8217;in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylan&#8217;i hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535&#8242;de Tebriz&#8217;i zaptetti. 1537&#8242;de İtalya seferine çıkarak, Otranto&#8217;ya kadar ilerledi.</p>
<p>Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti&#8217;nin gücünü gösteriyordu.Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538&#8242;de Preveze&#8217;de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdenizde tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni süveyş&#8217;te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz&#8217;i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.</p>
<p>Bu fetihleri; 1543&#8242;de Estergon,Nis ve İstolni-Belgrad, 1551&#8242;de Trablusgarb&#8217;ın zaptı ve 1553&#8242;de Nahcıvan seferi takib etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566&#8242;da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Sigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye&#8217;deki türbesine defn edilmiştir.</p>
<p>Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise <strong>&#8220;Muhteşem&#8221;</strong> dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü&#8217;ud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; san&#8217;atkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.</p>
<p>Sultan Süleyman Han&#8217;ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, islam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirme- sinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.</p>
<p>Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen heryerinde camiler, mescid- ler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan&#8217;ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir.Koca Mimar Sinan büyük Hakan&#8217;a; <strong>&#8220;Padişahım sana öyle bir cami inşa ettimki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir.&#8221;</strong> diyerek bu eserini takdim etmiştir.</p>
<p>Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.</p>
<p><strong>&#8220;Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,<br />
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.</p>
<p></strong></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/tarihten-sayfalar/'>Tarihten Sayfalar</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1004/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1004&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/kanuni-sultan-suleyman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/kanuni.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Kanuni</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/danshb8.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">danshb8</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim&#8217;in Kişiliği</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/yavuz-sultan-selimin-kisiligi/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/yavuz-sultan-selimin-kisiligi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Jan 2011 08:52:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihten Sayfalar]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz]]></category>
		<category><![CDATA[yavuz sultan selim]]></category>
		<category><![CDATA[yavuz sultan selim han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=1001</guid>
		<description><![CDATA[Yavuz Sultan Selim&#8217;in Kişiliği Yazar: Mehmed Kırkıncı Celadetli cihan padişahı, Allah’ın lütfüne mazhar olan şecaat sahibi bir din hamisidir. Bahtı yüce, taç ve taht sahibi olan ulu padişah, sulh ve nizam için nice fütuhatlar yapmış ve aynı zamanda hilafet ile saltanatı da cemetmiştir. Himmeti âli, ilim ve irfana meftun olan cihan padişahı ulema ve meşayih [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1001&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Yavuz Sultan Selim&#8217;in Kişiliği</h1>
<p><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/yavuz_sultan_selim_1470_1520_by_serhendi.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1002" title="Yavuz_Sultan_Selim_1470_1520_by_serhendi" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/yavuz_sultan_selim_1470_1520_by_serhendi.jpg?w=510" alt=""   /></a></p>
<p>Yazar: Mehmed Kırkıncı</p>
<p>Celadetli cihan padişahı, Allah’ın lütfüne mazhar olan şecaat sahibi bir din hamisidir. Bahtı yüce, taç ve taht sahibi olan ulu padişah, sulh ve nizam için nice fütuhatlar yapmış ve aynı zamanda hilafet ile saltanatı da cemetmiştir.</p>
<p>Himmeti âli, ilim ve irfana meftun olan cihan padişahı ulema ve meşayih ile sohbet etmeyi kendine şiar edinmişti. Onun en çok zevk aldığı ve meftun olduğu şey ilim ve irfan meclisleri idi. Her gün üç saatten fazla uyumaz, vaktini ilim ve tetebbuat ile geçirirdi. Daha gençliğinde zekası, kararlılığı ve lider tavırlarıyla herkesin dikkatini celp etmişti.</p>
<p>Yavuz Selim, hilim, edep, iffet, nezahet, vakar, ilim, lütuf, kerem ve tevazu gibi ahlak-ı haseneyi nefsinde yaşayarak, nefsinin gayr-i meşru arzularını gemlemesini bilmiştir. Yavuz Selim son derece iffetli idi. Etrafında birçok kadın ve cariye varken, o Kırım Han’ı Mengli Giray’ın kızı olan Hafsa Sultan ile evlenip sadece onunla yaşamıştır. Moskova Prensi’nin hediye olarak gönderdiği beş cariyenin her birini sarayın hizmetini gören kişilerle evlendirmiştir. O büyük padişaha göre, kadınlarla ilişkilerini iyi ayarlamayıp, iffetini muhafaza edemeyen kişilerin, akılları ve idrakleri kıt olur ve zihinlerinde büyük fikirlere yer kalmaz. Yavuz Selim, tâlim ve terbiyesi ile yakından ilgilendiği oğlu Süleyman’a da bu hakikati aşılamak için büyük bir gayret gösteriyordu.</p>
<p>Yavuz Selim, birçok cihetten hünerli, harika bir zekâya sahip, açık fikirli, dimağı münevver, malumatı vasi idi. Hileyi sevmez ve israftan kaçınırdı. O, vezirlerinin de açık, net ve dürüst olmalarını ister ve onlara şöyle derdi: “Bir devlet adamı tüccarlık, karaborsacılık yapamaz. Sermaye peşinde koşan devlet adamlarına, dinimizde, geleneğimizde ve kültürümüzde hoş gözle bakılmaz. Biz de toplayıp saklayan değil, paylaşan ve veren kişi sevilir. Artık bu düzen değişmiştir. Menfaatlerini devletin ve milletin önünde tutanlara asla fırsat vermeyeceğim.” derdi.</p>
<p>Ayrıca o, doğruluğa, celadete, ihlasa, feragate, tedbire ve ileri görüşe meftun ve hayran bir insandı. Menba-yı feyiz ve kemal sahibi olan Yavuz Sultan Selim, saltanatta kaldığı müddetçe adalet ve şefkatle muamele etti.1</p>
<p>Yavuz Selim’de akıl, şecaat, azim, sebat ve iman kemalde idi. Onun celadet ve şecaatini ortaya koyan şöyle ibretli bir hadise anlatılır:</p>
<p>“Yavuz Selim, herhangi bir saray hâlkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyinirdi. Sade giyinmesinin sebebini soranlara: &#8220;Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Padişahımız, vücudun dışına değil, içindeki cevhere bakar.&#8221; diye çok veciz bir cevap vermiştir. Yavuz Selim’in yanındaki nedimleri ve vezirleri devamlı olarak padişahın güzel elbiseler giymesini söylerler, fakat padişah onların bu sözlerine pek rağbet göstermez ve sade giyinmeğe devam ederdi.</p>
<p>Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, bir gün Yavuz Sultan Selim’i ziyarete gelir. Huzura giren elçi, yer öpüp itimatnamesini sunar. Ziyaretten sonra kendisini uğurlayan vezirler: “Padişahımızın elbisesini nasıl buldunuz?” diye sorunca, elçi: “Heybet ve şecaatından yüzüne bakamadım ki, elbisesine bakayım.” diye cevap verir. Başka bir rivayete göre, ziyaretten sonra Yavuz Sultan Selim Han vezirini elçiye gönderir ve “var elçiye sor bizi nasıl bulmuşlar.” diye sormasını ister. Sadrazam padişahın emri üzerine elçiye padişahı nasıl bulduğunu sorar ve dönüp Yavuz’a şöyle der:</p>
<p>“Sultan’ım! Venedik elçisi diyor ki: “O’nun kılıcının parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendisini göremedim bile”</p>
<p>Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Han Paşaya: “Kılıcımızın ağzı kestikçe kafirin gözü ondan başkasını göremez. Ama Allah(c.c) korusun bir gün kılıcımız kesmez olur da parlamazsa o zaman küffar bizi hem hor görür, hem de bize tepeden bakar.” der.</p>
<p>Yavuz Selim’in yanında dili tutulan ve kelimeler boğazına dizilen Antonio kendisini uğurlayan vezire: “Selim Han çok zeki biridir. Bizi barışı bozabilecek herhangi bir hareketimize karşı açıkça uyarıyor. Bunu dikkate almamamız ahmaklık olur.” deyince, vezir de “Padişahımın mesajı sadece sizlere değil, hepimizedir. O ikili siyasetten ve gizli yürütülen her türlü ilişkiden nefret eder” diye cevap verir. Bunun üzerine Antonio: “Padişahın geçenlerde Kuşçular Çarşısı’nda yaptığı doğru mudur?” diye sorar. Vezir hayretle “ Bu hadiseyi nereden duyduğunu” sorunca, Antonio; “Bunu duymayan mı kaldı?” diye cevap verir.</p>
<p>Vezir: “ Bu hadise hâlâ Şehzade Ahmet’in adını ananlara bir gözdağıdır.” der.</p>
<p>Elçi, ülkesine döndüğünde de kendisine padişahın nasıl biri olduğu sorulmuş, elçi bu soruya şaşkınlık içinde: “Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzünü göremedim&#8221; cevabını vermiştir.</p>
<p>Yukarıda bahsi geçen hadise şöyle cereyan etmiştir. Yavuz Selim Han bir gün tebdil-i kıyafet ederek, çeşitli kuşların satıldığı çarşıyı gezmeye çıkar. Birçok ülkeden getirilen kuşları seyreden Selim Han’ın gözü kekliklerle dolu bir kafese takılır. Bir müddet kuşları seyreden Yavuz Selim Han, o kuşların fiyatlarını sorar. Satıcı, kekliklerin tanesinin bir altın olduğunu söyler. Selim, başka bir kafeste ayrı tutulan bir keklik görünce, onun ayrı tutulma sebebini ve fiyatını sorar. Satıcı; “onun ötücü bir keklik olduğunu, güzel cıvıltısıyla diğer keklikleri başına topladığını, onların avlanmalarını kolaylaştırdığını ve fiyatının da üç yüz altın olduğunu söyler. Yavuz Selim “Al sana beş yüz altın.” der ve kuşu satın alır. Adam kafesi Selim’e uzatınca, o kafesin içindeki kuşu tutup hemen kafasını koparır. Satıcının ve çevredeki insanların şaşkın bakışları altında hâlâ çırpınan kuşu havaya kaldıran Yavuz, yüksek sesle şöyle der: “Soyuna ihanet edenlerin sonu işte budur!” Böylece tebdil-i kıyafet eden kişinin Yavuz Selim olduğu ve bu hareketi ile devlete isyan eden kardeşlerine bir gözdağı verdiği anlaşılmış olur.</p>
<p>Dulkadiroğlu Alaüddevle, 1515 yılında Turna Dağı savaşında mağlup edilmişti. Mısır Sultanı Kansu Gavri, Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz Selim Han’a bir elçi gönderir. Gelen elçi, Yavuz’a; Mısır sultanının “Hutbelerde sultanımın adı okunan memleketleri iade ediniz<em>.</em>” sözünü iletir. Bunun üzerine Yavuz, celalli bir şekilde elçiye şöyle der:</p>
<p>“Var sultanına söyle ki, hutbe ve sikkede adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün.”</p>
<p>Yavuz Selim’in bu cevabından sonra başını yere eğen elçi, alçak bir sesle; “Ben bunları sultanıma söyleyemem. Bari siz bir elçi gönderiniz de o söylesin.” der. Elçinin bu sözüne gülen</p>
<p>Yavuz: “Elçiye lüzum yok. Mısır’a ben gelirim.” der ve çok geçmeden dediğini yapar.2</p>
<p>Yavuz Selim, celadetli, ferasetli ve kadirşinas biri idi. Devletin mühim işleri için başa getireceği adamları seçmede çok titiz davranır ve büyük bir isabet sağlardı. Bir gün vezirlerden Piri Paşa, Rumeli Beylerbeyi Çoban Mustafa Paşa’nın muavini olmasını teklif edince Sultan Selim: “Ben deli değilim, öyle bir adamı tayin edeyim” diyerek onun teklifini kabul etmez. Fakat aradan bir kaç ay geçtikten sonra Piri Paşa önceki teklifini ısrarla tekrarlar, bunun üzerine Yavuz Sultan Selim: “Mademki Mustafa Paşa’nın vezir olmasını çok istiyorsun, o zaman o senin vezirin olsun” diyerek istemediği hâlde Piri Paşa’nın teklifini kabul eder. Aradan birkaç ay geçer ve bir arz gününde Mustafa Paşa, Piri Paşa’nın arzlarının yanlış olduğunu ileri sürerek itiraz eder. Yavuz Selim: “ Yanlışları ne ise söyle” deyince, Mustafa Paşa, Piri Paşa aleyhinde çok şeyler söyler. Bunun üzerine Sultan Selim elindeki okla Mustafa Paşa’nın başına vurarak: “Bire hain adam, bunca zamandan beri hizmetimi gören birinin ne yaptığını bilmez miyim? Sen benim vezirim değil, anın vekilisin ve bu rütbeye de anın arzıyla nail oldun” diyerek huzurundan kovar ve onu idam ettirmek ister. Fakat Piri Paşa’nın ısrar etmesiyle bu fikrinden vazgeçer. Bu hadise de Yavuz Sultan Selim’in adamlarına olan itimadını, adam seçmedeki isabetini ve onlara verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yavuz Selim, israftan ve gösterişten son derece sakınırdı. Nitekim Yavuz Selim, mütevazi bir köşk yapılması için Abdüsselam Bey adında birini görevlendirir. Bu zat çok ihtişamlı bir köşk yapınca Yavuz Selim son derece hiddetli bir şekilde; “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim; basit bir gölgelik yapmanı istemiştim.” deyince Abdüsselam Bey çok zor duruma düşer ve durumunu kurtarmak için de köşkü kendi parasıyla yaptığını söyler ve hediye olarak kabulünü istirham eder.</p>
<p>Yavuz Selim: “ Eğer bir sultanın, arkasını kollayacağı ve sırtını yaslayacağı yetişkin kurmayları varsa, o sultan zaferden zafere koşabilir.” derdi ve yakın arkadaşlarına “âlicenap ve fedakâr arkadaşlarım” diye hitap ederdi. Onun dostları da ona can u gönülden, samimiyet ve sadakatle bağlı idiler. Yavuz Selim saltanatın başına geçince yakın arkadaşlarına makam teklifinde bulunmuşsa da onlar; “ Bizim için, ila-yı kelimetullah uğrunda ve ittihad-ı İslam yolunda sizinle beraber olmaktan daha büyük bir makam, şeref ve izzet olamaz.” diyerek, makam ve mevkide gözlerinin olmadıklarını ve ona olan bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Sultan Selim’in saltanatın başına geçmesi, yeni bir hidayet meşalesinin yanmaya başladığı mühim bir dönüm noktasıdır. Onun arkasında bulunan âlicenap, cihangir, kahraman ve necip ordu da bütün cihanın hayret ve takdirini celb etmiştir.</p>
<p>O koca sultan necip İslam milletine yeni bir aksiyon, yeni bir hayat, yeni bir kan bahşetti. Zamanın âlimleri onun siyaset sahasında asrının mücedditi olduğunu ittifakla ifade etmişlerdir. Osmanlı padişahları içerisinde bazı özellikleri ile Hz. Ömer’e en çok benzeyen kişi olarak temayüz etmiştir.</p>
<p>Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı Yavuz Selim in şahsiyeti ile ilgili olarak şunları nakletmektedir:<em> </em>“ Yavuz Sultan Selim uzuna mail orta boylu, toparlak kırmızı yüzlü, çatma siyah kaşlı, iri kemikli büyük başlı, koç burunlu, boynu uzun, gür bıyıklı ve tıraşlı, yani sakalsız, yarı belinden yukarısı aşağısına nispetle kısa, bakışı müessir yani keskin ve nafiz, mizacı asabi idi; konuşurken bazı kelimeleri fart-ı zekâ ve asabiyetinden dolayı birkaç defa tekrarlardı.”3</p>
<p>Başka bir rivayete göre ise Selim Han, orta uzun boylu, kırmızı çehreli, sakalsız ve uzun bıyıklı idi. Nazarları nafiz ve müessir, mizacı asabi idi. Bir işe karar vermeden evvel çok düşünür, istişare eder, kendi fikrine muhâlif olsa bile her reyi dinler ve hak söz ise kabul ederdi. Bir kere karar verince asla dönmez, hemen icraata geçer ve o devrede aksi fikir serdedenlere müsamaha etmezdi. Çok iyi bir haber alma teşkilatı kurmuştu, buna rağmen bazı mühim mevzuları bizzat kendisi tahkik ederdi.</p>
<p>Yavuz Selim, devlet işlerinde kati bir programla hareket eden hükümdardı. O herhangi bir işi kesin olarak meydana koymadan evvel, muhtelif yollarla o mevzu hakkında vezirlerin ve sair alakadarların mütalaalarından istifade eder ve günlerce düşünürdü. Kesin kararını verdikten sonra da o kararından asla dönmezdi. İradesi ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babası zamanında devlet yönetimini atalete sürükleyenleri saf dışı etmiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, çelik gibi iradesi, azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babası zamanında uyuşuk ve durgun bir hâle gelmiş olan idareyi kısa bir zamanda çevik ve cevval bir hâle getirmiştir. Kurmuş olduğu muntazam ve güçlü istihbarat teşkilatı sayesinde dâhilî ve harici meselelerden anında haberdar oluyordu. Mühim işlerde bizzat kendisi tahkikat yapar, kötü haberler aldığı zaman: “ Siz işlere bakmıyorsunuz” diye vezir-i azamları azarlar, bazen da hapsettirirdi. Hersekzade Ahmed Paşa ile Piri Mehmed Paşa bu vartaya uğrayanlardandır.</p>
<p>“<em>Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”4</em> ayetini kendisine rehber edinen Yavuz Selim Han, devlet işlerine ehil ve kabiliyetli adamları seçer, vazifesinde muvaffak olanları hemen mükâfatlandırırdı.</p>
<p>Mısır seferi esnasında vukuu bulan şu hadise de Yavuz’un bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Birtakım masraflar için hazineden henüz para ulaştırılamamış, bunun için de zengin bir tüccardan borç alınmıştı. Defterdar, daha sonra hazineden gelen paradan tüccardan alınan borcu takdim etmek isteyince, tüccar defterdara şöyle bir teklifte bulunur: “ Benim servetim çoktur ve bir oğlumdan başka kimsem de yoktur. Eğer kabul ederseniz, size borç olarak verdiğim o parayı hazineye bağışlayayım, buna mukabil siz de benim oğluma devlet kapısında bir iş verin, onu askerlik sınıfına alın.”</p>
<p>Defterdar tüccarın bu talebini Yavuz Sultan’a arz edince, Padişah son derece öfkelenir ve defterdara haykırarak şöyle der: “ Para ile asker yazılmaz, kanun-u kadim bozulmaz. Bana getirdiğiniz şu usulsüz ve çirkin teklifinizden dolayı yemin ederim ki, seni de teklif sahibini de katlettirirdim; fakat Sultan Selim, insanların “parasına tamah ettiği için tüccarı ve defterdarı öldürttü” demelerinden çekinirim. Çabuk bezirganın parasını iade edin ve bir daha huzuruma böyle kanuna uygun olmayan tekliflerle gelmeyin<em>.</em>”</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul elçiliğini sekiz sene sürdüren Ogier de Busbecg şöyle der: “Görev ve memuriyetler herkesin liyakat, seciye ve kabiliyetine göre bizzat sultan tarafından verilir. Bunu yaparken ne şahsın zenginliğine, ne nüfuz ve şöhretine, ne de rica ve dostluklara aldırış eder. Böylece her işe, o işin ehli adamlar tayin olunur. Şahsi kabiliyeti sayesinde herkes en yüksek mevkilere gelebilme şansına sahiptir.” 5</p>
<p>Yavuz Sultan Selim, âlimler ve şairler ile yaptığı hususi sohbetlerinde devlet işlerinde olduğunun aksine güler yüzlü ve müsamahakâr idi. Sadeliği sever ve sade yaşardı, kendisine has Selimî tabir edilen bir kavuk giyer, ağzından çıkacak her sözün mütalaa yürütülmeden yerine getirilmesini arzu eden biri olmakla beraber, ikna edici sözü kabul ederdi. Kıymet verdiği kimselerin, bilhassa ilim ve din âlimlerinin fikirlerine ehemmiyet verirdi. Yavuz Selim, âlimlere karşı son derece hürmetkâr idi. Özellikle Zembilli Ali Cemali Efendi’nin ilim ve irfanına hayran idi ve ona son derece hürmet ederdi. Yavuz Selim’in, Zembilli Ali Cemali Efendi ile olan münakaşaları meşhurdur.</p>
<p>“Bir yanardağ gibi ateş saçan Yavuz’un da yanında boynunu büktüğü, elini öptüğü, nazını çektiği ve emirlerine itaat ettiği Molla Cemali gibi birçok maneviyat sultanları vardı. Padişah, bu kaya gibi eğilmek bilmeyen bu ilim ve irfan erbabını bazen aşıp geçmek istese de, onları yerlerinden kımıldatıp sarsamaz ve geri püsküren kendi olurdu. Onlar hükümdarını dilediği gibi hizaya çekebilirdi.”6</p>
<p>Mesela; Yavuz Sultan Selim Han, bir seferinde hazinedeki ihmallerinden dolayı vuku bulan hırsızlık sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmesini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, hadisenin özünü Sultan Selim’den öğrenmek için alelacele ve destursuz olarak Yavuz’un yanına varır. Yavuz da söylenenlerin doğru olduğunu ifade edince, Zembilli Ali Efendi kararın icra edilmemesini söyler.</p>
<p>Yavuz Selim: “Efendi Hazretleri sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur.” diye cevap verir. Bunun üzerine Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi şöyle der:</p>
<p>“Sultanım! Ben size şer-i hükümleri bildirmeye geldim. Zira bizim vazifemiz sizi hatadan muhafaza etmek ve ahiretinizi korumaktır.”<em> </em></p>
<p>Şeriatın kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sakinleşen Yavuz Selim Han Şeyhülislam’a: “Umumi ahvalin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sorar. Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi: “Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alaka yoktur, suçlarına göre ceza gerek” diye cevap verir.</p>
<p>Bunun üzerine koca orduları dize getiren o ulu Padişah, başını önüne eğer ve kararını geri alır. Padişahın bu kararından son derece memnun olan Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, tam huzurundan ayrılırken tekrar geri döner ve kendisine merakla bakan Yavuz’a şöyle der:</p>
<p>“Sultan’ım birinci talebim şeriatın gereği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricadır. Sultan’ım bu müminlerin suçları kendilerinedir. Ancak onlar hapiste iken masum ailelerine kim bakacak? Sizden ricam verilecek ceza bitene kadar bunların ailelerine bir nafaka bağlamanızdır.” Şeyhülislam’ın bu talebini de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilahi mesuliyetin ve hukukun icabını ifa etmiş oluyordu.</p>
<p>Şu hadise Yavuz Sultan Selim’in âlimlere ne kadar kıymet verdiğini ve onlara ne derece hürmet gösterdiğinin açık bir delilidir. Yavuz Sultan Selim Han Mısır seferi dönüşünde Adana civarına geldiklerinde şiddetli bir yağmur yağmış ve her taraf âdeta çamur deryasına dönüşmüştür. Yavuz Sultan Selim Han devrin meşhur âlimlerinden Kemal Paşazade ile atın üstünde yan yana gidiyorlardı. Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamur Yavuz Sultan Selim Han’ın elbisesini kirletmişti. Bu durum karşısında Kemal Paşazade’nin derin bir mahcubiyete düştüğünü ve ziyâdesiyle üzüldüğünü gören Yavuz Sultan Selim Han, onun yüzüne bakar ve tebessümle şöyle der: “Ulemanın atının ayağından sıçrayıp, elbisemizi kirleten çamur, çok mübarektir ve bizim için büyük bir şereftir. Vasiyet ediyorum, ben ölünce bu çamurlu kaftanı üzerime örtün.” Nitekim Yavuz Sultan Selim vefat edince, bu vasiyeti yerine getirilmiş ve çamuru ile muhafaza edilen kaftan sandukçasının üzerine örtülmüştür.</p>
<p>Yavuz Selim’in Farsça bir divan yazacak kadar bu dile derin vukufu vardı. Vassaf Tarihi’ni mütalaa etmesi, Arapça ve Farsça’ya olan vukufiyetine bir delildir. Türkçe nazımları az ise de Farsça olarak yazdığı birçok şiiri vardır. Kendi el yazısıyla yazmış olduğu Farsça manzumeler Topkapı Sarayı arşivinde bulunmaktadır. Şah’a gönderdiği Farsça mektupları o sahada üstad kişiler yazmışsa da bunlara en son bizzat kendisi bakmış ve bir takım tashihatta bulunmuştu. Ayrıca o, İslamî ilimlere, Doğu edebiyatına, tarih, felsefe ve tasavvufa fevkalade vakıftı. Âlim ve ediplerin meclislerinde bulunmaktan büyük bir zevk alır, devamlı olarak, tarih ve siyasete dair yazmaları mütalaa eder ve geceleri kitap okumakla meşgul olurdu.</p>
<p>Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim, askerî dehası bakımından dedesi Fatih Sultan Mehmed Han’dan sonra gelir. O, sefere çıkmazdan önce o ülkenin tarihini okurdu. Yavuz Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed gibi fütuhat yapıyor ve ila-yı kelimetullah ve ittihad-ı İslam için çalışıyordu. Mahir bir avcı olan Selim, yirmi yıla yakın bir sürede valilik yaptığı Trabzon’da cirit yarışları tertip eder, şair ve âlimlerle güncel, tarihî ve ilmi sohbetler ve müzakereler yapardı.</p>
<p>Sultan Selim Han’ın büyük bir devlet adamı olması yanında, onun şairliği de insanları hayrette bırakır, kalpleri teshir ve şaduman ederdi. Şiirlerindeki üslup ve beyan fevkalade fasih, selis ve beliğ idi. Onun bir elinde kılıç, diğer bir elinde ise kalem ve hikmet vardı. Yazmış olduğu binlerce şiirinden sadece ikisini dikkatinize sunmak istiyorum.</p>
<p><em>Ayaklı Semai</em></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0" width="306">
<tbody>
<tr>
<td width="68" valign="top">Sanma   Şah’ım</td>
<td width="64" valign="top">Herkesi   sen</td>
<td width="57" valign="top">sâdıkâne</td>
<td width="59" valign="top">yâr olur</td>
</tr>
<tr>
<td width="68" valign="top">Herkesi   sen</td>
<td width="64" valign="top">dost mu   sandın</td>
<td width="57" valign="top">belki ol</td>
<td width="59" valign="top">ağyâr   olur</td>
</tr>
<tr>
<td width="68" valign="top">Sadıkâne</td>
<td width="64" valign="top">belki ol</td>
<td width="57" valign="top">âlemde</td>
<td width="59" valign="top">Dildar olur</td>
</tr>
<tr>
<td width="68" valign="top">Yâr olur</td>
<td width="64" valign="top">Ağyar   olur</td>
<td width="57" valign="top">Dildar   olur</td>
<td width="59" valign="top">Serdar   olur</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>*</p>
<p>Kimse sensiz bulamaz Hakk’a vusul</p>
<p>Feyz-i lütfunla olur merd-i kabul</p>
<p>Rahmeten li’l-âleminsin ya Resul</p>
<p>El-medet ey maden-i nur-i Hudâ</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ey kerem kâni Resul-i Kibriyâ</p>
<p>Kemterindir bu Selim-i pür hata</p>
<p>Dergâhından iltica eyler ata</p>
<p>El medet vey maden-i nûr-i Hudâ</p>
<p>Devletin zirvesinde bulunan Yavuz Sultan Selim ile en alt tabakasında bulunan külhancı arasında geçen ve cidden insanın kalp ve ruhunu zevk ve sürura kalp eden şu sohbeti de dikkatinize sunmak istiyorum:</p>
<p>Yavuz Sultan Selim bir gün at üstünde bir hamamın önünden geçerken, hamamın külhancısı şöyle der:</p>
<p>Siz gülşen-i sarayda zevk ü sefada</p>
<p>Biz külhan-ı mihnette cevr ü cefada</p>
<p>bunda sebep ne?”</p>
<p>Bunun üzerine padişah:</p>
<p>Takdir-i Hüda tedbir eylemiş ruz-i ezelde</p>
<p>Takdir-e rıza göstermedin bunda sebep ne?</p>
<p>diye karşılık verir. Bu hadisenin tarih kitaplarında nakledilmesinin en mühim sebebi ise, Osmanlılar da en alt kademede en basit bir iş yapanın kültür seviyesinin ve medeni cesaretinin ortaya konulmasıdır.</p>
<p>Sultan Selim, seferlerde vakit buldukça mütalaa ile meşgul olurdu. Mısır’daki ikameti esnasında Hint ve Çin haritalarını yaptırmış, Mısır’dan İstanbul’a gelinceye kadar İbn Tagrıberdi’nin Nücumü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l- Kahire isimli eserini İbn-i Kemal’e tercüme ettirmiş ve kendisine parça parça takdim edilen tercümeleri okumuştur.7</p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">Dipnotlar:</span></strong></p>
<p>1 Yavuz’un karakteristik nitelikleri hakkında bkz. Muhyi Çelebi, <strong>Selim-Name, </strong>İstanbul 1301; İshak Çelebi, <strong>Selim-Name</strong>, Bibliotheque Nationale, A. F. 141.</p>
<p>2 Muhammad Harb, <strong>I. Selim’in Suriye ve Mısır Seferi, </strong>İstanbul Üniversitesi Doktora Tezi, 1980.</p>
<p>3 Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Büyük Osmanlı Tarihi, cilt-2, Türk Tarih Kurumu Yay. 7. Baskı, Ankara</p>
<p>4 Nisâ Suresi, 4/58</p>
<p>5 Ogier Ghiselin de Busbercg, Türkiye’yi Böyle Gördüm,Çev. Aysel Kurutluoğlu</p>
<p>6 Samiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları</p>
<p>7 Osmanlı Tarih ve Edebiyat mecmuası sayı 2, s, 25-26</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><span style="color:#ff0000;">Yavuz Sultan Selim Han,ın yazmış olduğu mükemmel şiir&#8230;Bu özellik Şiir sanatında ilk ve tektir.</span></h4>
<h4></h4>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yavuz Sultan Selim</strong>&#8216;in bu şiirinde aşağıda açıklandığı üzere; şiir soldan sağa okunduğu gibi sırasıyla birinci mısradan itibaren,bölünmüş kelimeleri alt alta</p>
<p>getirdiğimizde yine anlam bütünlüğü bozulmadan şiir bütünlük içinde yukarıdan aşağı da sırasıyla aynen okunmuş olur.Şiir sanatında bu ilk ve tektir.Şimdi yukarıdan aşağıya okunur durumuna bakalım.</p>
<p><strong>1.) Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkhane / yar olur</p>
<p>2.) Herkesi sen/ dostum sandın/ belki ol/ ağyar olur</p>
<p>3.) Sadıkhane/belki ol/ alemde/ dildar olur</p>
<p>4.) Yar olur/ ağyar olur/ dildar olur/ serdar olur</strong></p>
<p><span style="text-decoration:underline;">soldan sağa 1.mısra,yukarıdan aşağıya 1. sırayı</p>
<p>soldan sağa 2.mısra,yukarıdan aşağıya 2. sırayı</p>
<p>soldan sağa 3.mısra,yukarıdan aşağıya 3. sırayı</p>
<p>soldan sağa 4.mısra,yukarıdan aşağıya 4. sırayı</span></p>
<p>oluşturur ve şiir soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sırasıyla anlam ve sıralama değişmeden okunur.</p>
<p><strong>YAVUZ SULTAN SELİM HAN BU BEYİTİ ŞAH İSMAİL&#8217;E YAZMIŞTIR. Hikayesi şöyledir:</strong><br />
Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail&#8217;de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz Şahın şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah&#8217;ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz&#8217;a der ki: &#8221; sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?&#8221; Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.<br />
Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran&#8217;da Şah İsmail&#8217;i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: <strong>&#8221; Atacaksan tokadı böyle atacaksın. &#8220;</strong></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/tarihten-sayfalar/'>Tarihten Sayfalar</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/1001/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=1001&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2011/01/13/yavuz-sultan-selimin-kisiligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2011/01/yavuz_sultan_selim_1470_1520_by_serhendi.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Yavuz_Sultan_Selim_1470_1520_by_serhendi</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>İSTANBUL</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/10/05/istanbul/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/10/05/istanbul/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2010 11:51:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benden Size]]></category>
		<category><![CDATA[fatih ve istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul şiiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=996</guid>
		<description><![CDATA[İSTANBUL Anadolu vakur, Azametli sessizlik, Gelirken yalnızlığından, Akşamın kalabalığında, İstanbul&#8217;dayım&#8230; iSTANBUL Kocaman Kazan&#8230; Kepçe olan yada kaybolan, Ölçü müdür&#8230; Büyüklük yada küçüklük. Kaybolmadıysa insanlık, Korkma kaybolmazsın. Yada sen küçük değilsin. Bir martı olmasaydı, Bin martıda olmazdı. Martıların çığlıkları, Yüreğine dokunmazdı. Yalnızım diye Korkma, Sen Yürü&#8230; Arkandan gelen olmazsa, Yalnız ve önde gidersin. Çığlığını duyacak, Bir [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=996&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#ff0000;">İSTANBUL</span></h2>
<p>Anadolu vakur,<br />
Azametli sessizlik,<br />
Gelirken yalnızlığından,<br />
Akşamın kalabalığında,<br />
İstanbul&#8217;dayım&#8230;</p>
<p>iSTANBUL Kocaman<br />
Kazan&#8230;<br />
Kepçe olan yada kaybolan,<br />
Ölçü müdür&#8230;<br />
Büyüklük yada küçüklük.<br />
Kaybolmadıysa insanlık,<br />
Korkma kaybolmazsın.<br />
Yada sen küçük değilsin.</p>
<p>Bir martı olmasaydı,<br />
Bin martıda olmazdı.<br />
Martıların çığlıkları,<br />
Yüreğine dokunmazdı.</p>
<p>Yalnızım diye Korkma,<br />
Sen Yürü&#8230;<br />
Arkandan gelen olmazsa,<br />
Yalnız ve önde gidersin.<br />
Çığlığını duyacak,<br />
Bir martı sürüsü bulursun.<br />
Bulamazsan üzülme&#8230;<br />
Yalnızlığın koynunda,<br />
Yalnız ölürsün&#8230;<br />
Yeter ki&#8230; Ölmeden önce,<br />
Olunması gerekenin<br />
YOLUNDA OL&#8230;!</p>
<p>Fatih&#8217;in<br />
Atasının mekânı<br />
kıl çadırdı.<br />
Söğüt&#8217;ten yola çıkıldı,<br />
Allah ve Rasûlü<br />
Gönüllere kazındı.<br />
Kelâm-ı Kadim&#8217;in önünde<br />
Ayak uzatılmadı&#8230;</p>
<p>Ölçü ve Işık,<br />
Uyma yada uymama hakkı.<br />
Rasûlün müjdesi vardı,<br />
Fatih&#8217;in aşkı,<br />
İstanbul&#8217;u aldı.<br />
Kıyas sana kaldı.<br />
Yada<br />
Yürümen gereken Yol.</p>
<p>Ortaçağın karanlığı, yol değil.<br />
Aşka ulaşmak, kolay değil.<br />
Karşımda bütün heybetiyle,<br />
Ve her dem güzelliğiyle<br />
Fatih&#8217;in Fethettiği<br />
İSTANBUL.<br />
03.10.2010___İlhan EROL.<br />
<a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/10/istanbul-bogaz.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-997" title="istanbul-bogaz" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/10/istanbul-bogaz.jpg?w=510&#038;h=378" alt="" width="510" height="378" /></a></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/benden-size/'>Benden Size</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/996/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/996/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=996&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/10/05/istanbul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/10/istanbul-bogaz.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">istanbul-bogaz</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>DUTLUCA’da ZAMAN !…</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/09/14/uyanma-zaman-i/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/09/14/uyanma-zaman-i/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2010 09:38:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benden Size]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca]]></category>
		<category><![CDATA[Uyanma Zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=986</guid>
		<description><![CDATA[DUTLUCA’da ZAMAN !… Anadır doğuran, Ülküdür Turan, Ayrılsakta yollardır kavuşturan. Geçmişten geleceğe köprü kuran, Köyüm DUTLUCA, bozkırda bir vatan. Gökyüzü mavi, bulutlar kocaman, Hayalimin devleri bana bakan… Geceleri gökyüzü bir kehkeşan, Yıldızlardır, karanlığa parlayan. Bazen sessizlikte gizlidir tufan. Uykular derin, sabah erken uyan. İlâhi nameler dinle kuşlardan, Duaların olsun… Hakk’a ulaşan. DUTLUCA ecdattansın bize kalan, [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=986&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>DUTLUCA’da ZAMAN !…</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Anadır doğuran, Ülküdür Turan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Ayrılsakta yollardır kavuşturan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Geçmişten geleceğe köprü kuran,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Köyüm DUTLUCA, bozkırda bir vatan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Gökyüzü mavi, bulutlar kocaman,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Hayalimin devleri bana bakan…</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Geceleri gökyüzü bir kehkeşan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Yıldızlardır, karanlığa parlayan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Bazen sessizlikte gizlidir tufan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Uykular derin, sabah erken uyan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>İlâhi nameler dinle kuşlardan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Duaların olsun… Hakk’a ulaşan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>DUTLUCA ecdattansın bize kalan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Devler ülkesinde küçük bir vatan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>İmparatorluk doğdu kıl çadırdan, </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Başlar üstünde baş doğsun anadan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Kök sağlam, dallar mı oldu kuruyan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Yeşersin ecdadın diktiği fidan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Bir nesil doğsun Namaz’la Uyanan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Secdeye giden baş Cihana Sultan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>DUTLUCA’ya bakıyorum uzaktan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Çınarın gövdesinden bir dal kalan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Yorgun, bitkin.. duygular olmuş talan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Uykuda… imdat bekliyor Atadan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Uzaktan beklenen, gelsin yakından,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Fatih’ler doğsun artık her anadan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Hakk’a inan, derin uykudan uyan,</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Uyurken mezardan kalkacak Atan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em><br />
</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em> </em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Türk oğlu Türk uyuma artık şahlan.</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Göğsünde Allah’a mücerred iman…</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Önderin Peygamber, rehberin Kur’an</em></span></strong></p>
<p><strong><span style="color:#3366ff;"><em>Dutluca’da Zaman… Namaz’la Uyan,</em></span></strong></p>
<p><span style="color:#3366ff;"><em>13.09.2010…………………….Admin</em></span></p>
<p><em> </em></p>
<p><span style="color:#ff6600;"><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2009/07/dutluca-koyu-151.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-258" title="Dutluca Köyü 151" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2009/07/dutluca-koyu-151.jpg?w=510&#038;h=382" alt="" width="510" height="382" /></a><br />
</span></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/benden-size/'>Benden Size</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/986/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/986/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=986&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/09/14/uyanma-zaman-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2009/07/dutluca-koyu-151.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Dutluca Köyü 151</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>DUTLUCA</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/08/17/982/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/08/17/982/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 09:43:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Benden Size]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca köyü]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca şiir]]></category>
		<category><![CDATA[dutluca şiiri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=982</guid>
		<description><![CDATA[Dut ağacı boyunca, Dut yemedim doyunca. DUTLUCA Mazi hayal olunca, Hayal gerçek bulunca, Söylerim sorulunca, Orda bir köy DUTLUCA. Köy bana ben köye uzakca, Anılarda kalan çoçukca, Özlersin uzakta kalınca, Hasretin içimde DUTLUCA. Kütahya &#8211; E.şehir ortalanınca, İstanbul&#8217;a doğru yol ayrılınca, Rampayı çıkarken ağırlaşınca, Rüzgârların estiği yer DUTLUCA. Hasret biter yollar kavuşturunca, Mazi dile gelir&#8230; [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=982&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#ff0000;">Dut ağacı boyunca,<br />
Dut yemedim doyunca.</span></p>
<h2><span style="color:#0000ff;">DUTLUCA</span></h2>
<h3><span style="color:#0000ff;">Mazi hayal olunca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Hayal gerçek bulunca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Söylerim sorulunca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Orda bir köy DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Köy bana ben köye uzakca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Anılarda kalan çoçukca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Özlersin uzakta kalınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Hasretin içimde DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Kütahya &#8211; E.şehir ortalanınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">İstanbul&#8217;a doğru yol ayrılınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Rampayı çıkarken ağırlaşınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Rüzgârların estiği yer DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Hasret biter yollar kavuşturunca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Mazi dile gelir&#8230; anlatılınca.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Öksüz kaldın atadan ayrılınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Osmanlıdan yadigarsın DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Ocakta meşeler yanınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Erzurum olur kar yağınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Her kış azalır tüten baca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Haneleri viran DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Magnezit lületaşı çıkar çokca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Pınarlar çoktur suları soğukca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Bahçeler barajlarla sulanınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Cennetten bir köşe oldun DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Halkı kendi halinde çalışkanca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Gücü yok yardımlaşma olmayınca.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">En büyük örnek olmalı karınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Birlikte daha güçlü ol DUTLUCA.</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;"><br />
Abayı atıp çulunu yırtınca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Zenginleyip refaha kavuşunca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Minnet kalmadı insana insanca,</span></h3>
<h3><span style="color:#0000ff;">Zamana uydun kayboldun DUTLUCA.</span></h3>
<h3>12.08.2010&#8230;&#8230;&#8230;.İlhan EROL</h3>
<p><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/08/dutluca.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-981" title="Dutluca" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/08/dutluca.jpg?w=510&#038;h=382" alt="" width="510" height="382" /></a></p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/benden-size/'>Benden Size</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/982/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/982/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=982&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/08/17/982/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/08/dutluca.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Dutluca</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR!</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/07/21/bir-bayrak-ruzgar-bekliyor/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/07/21/bir-bayrak-ruzgar-bekliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 14:05:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yüreğe Dokunanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Nihat Asya]]></category>
		<category><![CDATA[Bayrak]]></category>
		<category><![CDATA[bayrak şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[Bir bayrak rüzgar bekliyor]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=973</guid>
		<description><![CDATA[BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR! Şehitler tepesi boş değil, Biri var bekliyor. Ve bir göğüs, nefes almak için; Rüzğar bekliyor. Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye; Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli, Kim demiş meçhul asker diye? Destanını yapmış,kasideye kanmış. Bir el ki;ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler! Öpelim temizse dudaklarımız, Fakat basmasın toprağa [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=973&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><span style="color:#ff0000;">BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR! </span></h3>
<p><a href="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/07/mechul.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-974" title="Meçhul" src="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/07/mechul.png?w=510" alt=""   /></a></p>
<p>Şehitler tepesi boş değil,</p>
<p>Biri var bekliyor.</p>
<p>Ve bir göğüs, nefes almak için;</p>
<p>Rüzğar bekliyor.</p>
<p>Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;</p>
<p>Yattığı toprak belli,</p>
<p>Tuttuğu bayrak belli,</p>
<p>Kim demiş meçhul asker diye?</p>
<p>Destanını yapmış,kasideye kanmış.</p>
<p>Bir el ki;ahretten uzanmış,</p>
<p>Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!</p>
<p>Öpelim temizse dudaklarımız,</p>
<p>Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.</p>
<p>Rüzğarını kesmesin gövdeler</p>
<p>Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.</p>
<p>Geri gitsin alkışlar geri,</p>
<p>Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!</p>
<p>Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,</p>
<p>Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,</p>
<p>Gel süngülü yiğit alkışlasınlar</p>
<p>Şimdi sen söyle söz senin.</p>
<p>Şehitler tepesi boş değil,</p>
<p>Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;</p>
<p>Rüzğar bekliyor!</p>
<p>Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;</p>
<p>Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye</p>
<p>Yattığı toprak belli,</p>
<p>Tuttuğu bayrak belli,</p>
<p>Kim demiş meçhul asker diye?&#8230;</p>
<p>Arif Nihat ASYA</p>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/yurege-dokunanlar/'>Yüreğe Dokunanlar</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/973/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/973/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=973&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/07/21/bir-bayrak-ruzgar-bekliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://dutlucakoyu.files.wordpress.com/2010/07/mechul.png" medium="image">
			<media:title type="html">Meçhul</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Fatih ve Feth-i Mübin</title>
		<link>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/02/08/fatih-ve-feth-i-mubin/</link>
		<comments>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/02/08/fatih-ve-feth-i-mubin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 09:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dutlucakoyu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihten Sayfalar]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih]]></category>
		<category><![CDATA[Feth-i Mübin]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih]]></category>
		<category><![CDATA[istanbulun fethi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://dutlucakoyu.wordpress.com/?p=896</guid>
		<description><![CDATA[1.FATİH Bir gün Fatih dirilecektir! Dirilecektir, dirilmesi gerekmektedir. Tıpkı Endülüs&#8217;te Kudüs&#8217;te, İstanbul&#8217;da olduğu gibi dirilecektir. Dirilecektir, çünkü hakkı batıldan ayıracak; zalimin zulmünü durduracak, kalpleri açan biri gerekmektedir dünyaya. Son &#8220;Fatih&#8221; aramızdan ayrılalı yüzyıllar olmuştur. İnsanlık bir &#8220;Fatih&#8221;e açtır. Kimdir Fatih? Bu kadar yıldır bir daha neden gelmemiştir?     Fatih sözcüğünün anlamı &#8220;açan&#8221; demektir, Fethi gerçekleştiren. Kur&#8217;an-ı [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=896&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>1.FATİH Bir gün Fatih dirilecektir! Dirilecektir, dirilmesi gerekmektedir. Tıpkı Endülüs&#8217;te Kudüs&#8217;te, İstanbul&#8217;da olduğu gibi dirilecektir. Dirilecektir, çünkü hakkı batıldan ayıracak; zalimin zulmünü durduracak, kalpleri açan biri gerekmektedir dünyaya. Son &#8220;Fatih&#8221; aramızdan ayrılalı yüzyıllar olmuştur. İnsanlık bir &#8220;Fatih&#8221;e açtır. Kimdir Fatih? Bu kadar yıldır bir daha neden gelmemiştir?     Fatih sözcüğünün anlamı &#8220;açan&#8221; demektir, Fethi gerçekleştiren. Kur&#8217;an-ı Kerim &#8220;aç&#8221;ıldığında ilk süre de &#8220;fatiha&#8221; değil mi zaten.</p>
<div>
<div id="picbox">
<ul id="post_pic">
<li> <img src="http://www.milligazete.com.tr/dosyalar/haberler/2009/05/26/127388/fatih-ve-feth-i-mubin-medium-0.jpg" alt="Fatih ve Feth-i Mübin - " /></li>
</ul>
</div>
<div></div>
</div>
<p>Ne yazık ki şairin  &#8220;Fatih&#8217;in İstanbul&#8217;u fethettiği yaştasın&#8221; demesine rağmen çağımızda &#8220;Batı&#8221;nın kendisine ait sanal ya da gerçek kişilikleri bize filmlerle magazin programları ve müzik albümleri ile dayattığını biliyoruz. İnsana bile benzemeyen suratlarla bizim gencimizin ve çocuğumuzun örnek aldığı kahramanlar oluveriyorlar. Spiderman, Süpermen, Pokemon v.s. Ne yazık ki bir milletin çocukları kendilerine başka medeniyetlerin kahramanlarını örnek alıyorsa onların yönlendirmelerine bağlı olarak yaşar. Artık dünyada sömürgecilik şekil değiştirmiştir. Batılı güçler (Küresel Güçler) yüzyıllardır sömürdükleri coğrafyalardan onlara özgürlük veriyoruz diyerek çıkmışlar. Bu devletlerin artık bayrağı hükümeti, parası vardır. Ama hala sömürgedir. Bunu çok ince ve kurnazca yapmaktadırlar. Küresel güçler o ülkelerin insanında filmler ve müzikler ile kendileri gibi düşünen ve kendilerine öykünen bir psikoloji oluşturmaktadır. Bu durum sömürgecilik faaliyetlerinin hiçbir tepkiye sebep olmaksızın devam etmesini sağlamaktadır. Artık kimse biz farklıyız diyememekte ve bir kurtuluş mücadelesi verememektedir. Böyle diyenlere cevap hazırdır. &#8220;Sen özgür bir ülkede yaşamıyor musun? İster alırsın ister almaz. İster seyredersin ister seyretmez. Mesele bu kadar basit&#8221; Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır. Beşikteki örtüsü Spidermen olan, yediği yiyecekten &#8220;Ninja Turtles&#8221; çıkan bir çocuk onların isteklerinden nasıl dışarı çıkabilir. Bilinmesi gereken nokta budur. Bizim çocuklarımızın hayatlarını okuyacakları, örnek alacakları, benzemek isteyecekleri, öykünecekleri kahramanlar Kutup yıldızları  , Fatihler, Yavuzlar, Hazerfenler, Sinanlar, Farabiler, İbn-i Sinalar olmalıdır. Biz öyle bir medeniyetin mirasçılarıyız ki Avrupalılar akıl hastalarını içine şeytan girmiş diyerek bir kazığa bağlayıp diri diri yakarken hekimlerimiz darüşşifalarda (hastane) su sesi ve müzikle tedavi ederlerdi. Onlar&#8221;insan hakları&#8221; kavramını, Dünya Savaşlarında  ve sömürgelerinde ( Çin&#8217;den, Avustralya&#8217;ya; Irak&#8217;tan Amerika kıtasına) on milyonlarca insanın, kanına girdikten sonra ancak 20.yy.da anlayabilmişlerken; biz dağdaki insanına kadar &#8220;kul hakkı&#8221;nı bilen bir medeniyetin mirasçılarıyız. O zaman delikanlılarımız örümcek adama doğru &#8220;evrimleşmeden&#8221; ?! ;Kızlarımız, &#8220;Barbi&#8221;leşmeden bir diriliş lazım. Artık Furkanlar Fatihlere,  Zeynepler ise Âlime Hatunlara heveslenmelidir.<span id="more-896"></span></p>
<p>30 Mart 1432 tarihinde Edirne &#8216;de II. Murad&#8217;ın murâdı (dileği) olarak bir şehzade dünyaya gelir. Tacü&#8217;t-tevarih&#8217;te Annesinin Kastamonu&#8217;lu İsfendiyaroğuları&#8217;nın kızı Hadice Âlime hatun olduğu yazılıdır O günlerde tüm peygamberimizin müjdesine nail olmak isteyen Müslüman hükümdarlar gibi İstanbul&#8217;un Fethini hayal eden babası II. Murad Edirne&#8217;deki sarayında bir beşiğin başında dua eden evliyaya fethin kendisine nasip olup olmayacağını sormuş. O da şöyle konuşmuştu: &#8220;İstanbul&#8217;un alınışını sen göremeyeceksin Sultanım. Ben de göremeyeceğim ama bu beşikteki şehzade görecek&#8230; Bir de bizim bu Köse görecek&#8230;&#8221; Konuşan Hacı Bayram-ı Veli hazretleriydi. &#8220;Bizim Köse&#8221; dediği ise ilerideki yılların en önemli âlimlerinden biri olacak Akşemseddin idi. Beşikteki minik şehzadeyi ise söylemeye herhalde gerek yok. İnatçı, bildiğinden şaşmayan, deha derecesinde zekaya sahip bir çocuk olduğu bilinen Şehzade Mehmet&#8217;in eğitimi ile dönemin en ünlü âlimleri özellikle Molla Gürani Hazretleri ilgilenmiştir. Sultan İkinci Murad&#8217;ın eğitim konusundaki titizliği ve Molla Gürani&#8217;ye gösterdiği büyük hürmetin neticesi olarak 11 yaşında bu kıymetli âlimin eline verilmesi, elmas fıtratlı minik Mehmed&#8217;in kısa sürede &#8220;Fatih&#8221; olmasına vesile olmuştur. Ve burada &#8220;ciddiyet&#8221; en önemli faktördür. Molla Gürani&#8217;nin haşarı bir çocuk olan şehzadeyi disipline sokmak için bir keresinde falakaya bile yatırdığı, hadiseyi duyan İkinci Murat&#8217;ın da hiçbir müdahalede bulunmadığı bilinmektedir. II. Mehmed, gençlik yıllarında daha çok silahşör¬lük hevesindeydi; ata biniyor; ok, yay ve kılıçla uğ¬raşıyordu. Babası ise bunların ilimle yan yana git¬mesini söylüyor; oğlunun ilimden, irfandan nasibini almasını istiyordu. İşte bu sıralarda devrin ileri ge¬len âlimlerinden Molla Yegân, Hac&#8217;dan gelirken Mısır&#8217;a uğrar ve yanında Molla Gürani&#8217;yi de getirir. Fıkıh&#8217;da, Usul, Tefsir ve Hadis&#8217;te ihtisasıyla tanınan Molla Gürani II. Murad tarafından da takdir edilmiş ve bütün yetkilerle donatıl¬mış olarak şehzade Mehmed&#8217;e hoca tayin olun¬muştu. II. Mehmed o sırada Manisa&#8217;da idi. Molla Gürâni, Sancak-ı Hümayun&#8217;a gidip Kapı Ağası&#8217;na durumu anlattı. Kapı Ağası içeri girerek şehzadeye</p>
<p>-&#8221;Molla Gürâni gelmiştir, ne dersiniz?&#8221; deyince Şehzade II. Mehmed tebessüm edip,</p>
<p>-&#8221;Gelsin, ne söy¬lüyor görelim!&#8221; dedi. Molla, gayet vakur selâm ve¬rip içeri girdi. Şehzadeye babasının emrini tebliğ et¬ti ve</p>
<p>-  &#8220;Ey Şehzadem! Saygıdeğer babanızın emrine boyun eğerek önümde diz çöker, okur musunuz?</p>
<p>-  Şayet okumaya yönelir, itaat gösterirseniz ne mutlu size! Yok, şayet babanızın emr-i şerifine itaat et¬mezseniz sizi bununla yola getiririm&#8221; diyerek yeni¬nin altındaki değneği göstermişti. Bu hadise şeh¬zadenin ruhunda öyle derin bir iz bıraktı ki &#8220;Bis¬millah&#8221; diyerek diz çöküp okumaya başladı.</p>
<p>Hocası Molla Gürâni Fâtih&#8217;e hayatı boyunca nasihat ederdi. Bu nasihatler bazen sert de olabilir¬di. Molla Gürâni&#8217;nin bu yoldaki tenbih ve uyarıları Şehzade Mehmed padişah olduktan sonra da de¬vam etmiştir. Kaynakların verdiği bilgiye göre Molla Gürâni &#8220;hayatı boyunca Sultan Fâtih&#8217;i yiyecek ve giyeceğin haram olanından sakındırır, onu he¬lâl dairesinde yaşatmaya özen gösterirdi.</p>
<p>Fâtih, şehzadelik devresinde akademik bir çevrede yetişmiş, değerli âlimlerden dinî ilimler dışında felsefe ve matematik okumuş, Farsça ve Arapçayı ana dili gibi; Latince, Yunanca ve Sırpçayı da yeteri kadar öğrenmiş; tarih ve coğrafya bilgisiyle desteklenen mükemmel bir askerlik bilgi¬si edinmişti. Fâtih&#8217;in geleceğe hazırlanmasında Molla Gürâni&#8217; den başka Molla Hüsrev, Hocazâde, Hızır Bey Çelebi, Ali Tûsi, Molla Zeyrek, Sinan Paşa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî ve Hoca Hayreddin gibi kişiler görevlendirilmiş, Fâtih bu bilginlerin ilim ocağında ve sohbet meclisinde ilim, hik¬met ve irfan pınarından kana kana içmişti.</p>
<p>Öte yandan bütün bu Hoca Efendi&#8217;lerin yanın¬da Fâtih&#8217; e göre hepsinden farklı bir zat daha var¬dı. Akşemseddin denilen bu zât, onun  için, sadece bir Hoca olmaktan öte bir semboldü. İkinci Mehmed&#8217; deki cevheri keşfeden Akşemseddin (k.s) bü¬tün himmetiyle onu geleceğin &#8220;FATİH&#8221; i olmaya yöneltmişti. Bunun için onun yanındaydı, yanı başında ve çok yakınındaydı. Din ve dünya ilimle¬rini hakkıyla tahsil etmiş olan şehzadedeki cevhe¬rin hikmet ve maneviyat kıvılcımı ile tutuşturulması ve büyük zaferlere teşebbüse yöneltilmesi, bü¬yük kararların verilmesine azmettirilmesi gerek¬mekteydi. Hatta bununla yetinilmeyip fetih yolun¬da cesaretle ilerlediği ve zaferler kazandığı zaman¬larda da halka karşı vazifelerini ihmal etmeyecek, milletine karşı görevlerinde zafer sarhoşluğuna düşmeyecek sorumluluk anlayışının da kazandırılması gerekiyordu. Çok sonra II. Mehmed Fatih olup hocası Akşemseddin&#8217; in yanına gittiğinde ayağa kalkmadığını görüp içerlemişti. Dışarı çıkıp ta yanındaki vezirine bu durumu anlattığında şöyle cevap alacaktır.</p>
<p>- &#8220;Sultanım fetih nedeni ile sizde bir kibir oluşmasın diye öyle davranmıştır.&#8221;</p>
<p>İşte böyle bir padişah-hoca ilişkisi.</p>
<p>Çok iyi eğitim aldığını söylemiştik. Ancak onun hayatında öyle ıstıraplar vardı ki pişmesini sağlayacak. Devlette Türk beyleri ile devşirme kökenli devlet adamları arasında bir siyasi çekişme vardı. Babası II. Murad hem bu çekişmeden hem de Avrupa&#8217;da yıllardır devam eden başarısız savaşlardan bıkmış. Avrupalılar&#8217; la yaptığı Edirne-Segedin Antlaşması ile sağlanan 10 yıllık bir barış ortamının da etkisi ile Osmanlı tarihinde başka örneği olmayan bir şekilde tahttan feragat ederek yerine 12 yaşındaki oğlunu geçirmişti. Tam anlamı ile kurtlar arasında çocuk. Elbette babası ona güvenmese padişah yapacak değildir. Onun özel biri olduğunu bilmektedir. Ama bunu ne devlet adamları ne de Avrupalılar bilmektedir. Zaten Papa durumu haber alır almaz hemen etrafa haberler yollamış başında bir çocuğun bulunduğu Osmanlı&#8217;ya ders vermenin zamanının geldiğini bildirmişti. Tabiîdir ki 10 yıl sürecek antlaşma imzalanırken Macar kralının Segedin&#8217;de İncil&#8217;e el basarak yemin etmesinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü onlara göre &#8220;dinsizler&#8221;e! verilen söz söz değildir. Burada İslam&#8217;ın kim olursa olsun sözünüze sadık kalınız emrini hatırlamak gerekiyor.</p>
<p>Haçlılar saldırıya geçince başta sadrazam Çandarlı Halil paşa olmak üzere devlet adamları bir çocukla böyle bir tehlike atlatılamaz diye düşünmektedirler. Bu sırada Manisa&#8217;da hayatını huzur ve sükun içinde ibadetle geçiren II. Murad kendisine el altından haber gönderenlere ısrarla oğluna güvendiği için hayır cevabı yollamaktadır.  Sonuçta çocuk padişah ne kadar kendisine güvense de ordunun ve yöneticilerin güveninin olmadığı bir ortamda zaferin mümkün olmadığını görür. Babasına &#8220;padişah bensem emrediyorum gel ve ordunun başına geç. Yok, sensen gel devletin başına geç.&#8221;  Bu mektup o kadar kolay yazılmamıştır ebette. Kaç uykusuz gecenin ürünüdür acaba. Tahtı terk eden, beceremediği düşünüldüğü için terk eden bir padişah olmak. Sultan, tekrar veliaht şehzade olarak sancakbeyliğine geri döner. Eğitimine kaldığı yerden devam etmek üzere.</p>
<p>O tekrar gittiği Manisa günlerini büyük bir hazırlık içinde geçirir. Öğreneceği çok şey vardır. Bunu çok iyi bilmektedir. Ancak kimsenin bilmediği bir şey vardır. Bu hazırlık sadece padişah olmak için yapılan bir hazırlık değildir. Bu şehzade Sultanü&#8217;l- Berreyn vel Bahreyn (İki Karanın ve iki denizin sultanı) olmak arzusundadır. Bunun için yapılan hazırlık Sultanü&#8217;l- Berreyn vel Bahreyn&#8217;e yakışır niteliktedir. Arapçasından Farsçasına; İbranicesine, Latincesine, Sırpçasına kadar bilen padişah olarak çıkacaktır tahta. Doğuyu bilen Batıya vakıf bir sultan. Aynı zamanda devrinin ve öncesinin bütün felsefi tartışmalarından haberdar bir kafa. Çok iyi bir mühendis. Askerliği bütün inceliklerine kadar bilen ve uygulayan, bir komutan. Sadece âlimin önünde kalkacak ve onlara huzurunda oturma izni verecek kadar ilim aşığı yürek. İnanması güç ama bütün bu özellikler ona ait. Çünkü o &#8220;Ufukların Sultanı&#8221; .</p>
<p>03 Şubat 1451 tarihinde Edirne&#8217;de sadece bilmesi gerekenler Sultan II. Muradın kuşluk vaktinde inme indiğini veya dimağ felcinden vefat ettiğini haber alırlar. Çandarlı hemen Manisa sancakbeyi Şehzade Mehmed&#8217;e bir ulak vasıtası ile mektup yollar. Doludizgin Edirne&#8217;ye gelmiş ve iki defa indiği o tahta artık hesaplaşmak için çıkacaktır. Babasının tahtı bırakmak zorunda kaldığı sebepler onu da beklemektedir. Devlette etkin olmak için hayırda yarışan iki güç. Birisi veya ötekisi. Daha temkinli büyümek gerektiğini düşünen Anadolu kökenli Türkmen Beyler ve diğeri daha fazla fetih daha fazla akın diyen Rumeli kökenli devşirme devlet adamları. Bir tarafta Çandarlı Halil Paşa diğer tarafta Zağanos Paşa. Padişah Hangi tarafı tutacaktır. Bu soruların ve sorunların cevabı ve çözümü 19 yaşındaki &#8220;delikanlının&#8221;  kafasında var mıdır? Bu noktada bu iki gücün birinden kurtulmaya çalışmak gibi bir çözüm görünse de o ufukların sultanıydı. O iki karanın ve iki denizin sultanıydı. Birinin veya ötekinin değil. Kendinden beklenileceği gibi yaptı. Çünkü çok iyi biliyordu ki saltanat bu iki gücün ince ayar dengesinde yatıyordu. Gelecek Bu iki gücü birleştirecek ve barıştıracak aynı zamanda yarıştıracak büyük bir iktidar gücünde yatıyordu. İstanbul kuşatması sırasında sıkıntılı bir anda söylemiş &#8220;Ya İstanbul beni alacak ya ben İstanbul&#8217;u&#8221;  sözünün anlamı bu ortamda daha iyi anlaşılır. O zaman öyle bir başarı lazımdı ki sultanlığın önünü açsın ve iktidarı tek elde toplasın. İşte o sihirli anahtar Konstantiniyye&#8217;nin anahtarıydı.</p>
<p>Zaten hazırlıklarını o çoktan yapmıştı. Edirne&#8217;de tahta oturan Sultan Mehmed&#8217;in o kafasının içinde kimsenin bilmediği ne planlar vardı. Kimse bilemezdi ki çünkü adını peygamberinden aldığı Sultan Mehmed sırrını kimseye açmadığı için ketumluluğu ile biliniyordu. Öyle bir terbiye ile büyümüştü ki Hz. Ali&#8217;nin  &#8220;açıklayana kadar sırrının hâkimi; açıkladıktan sonra esirisin&#8221; dediği şekilde hareket ederdi. Yıllar sonra bir gün sefere hazırlık emrini verdiğinde &#8220;sefer nereyedir sultanım&#8221; diyen kazaskere insanın kanını donduran bir cevap verir. &#8220;eğer bunu sakalımdan bir tel bile bilseydi, onu koparır ve yakardım&#8221; Bugün bile, biz o büyük sultanın bütün hazırlıkları bitip Anadolu&#8217;ya da geçildiği halde hakka yürüdüğü için (Vefat 3 Mayıs 1481) yarım kalan seferin nereye olduğunu bilememekteyiz.</p>
<p>Çok iyi bir asker olduğunu anlatmak için başlı başına İstanbul&#8217;un fethi sırasında 70 parça gemiyi karadan Haliç&#8217;e indirmesi bile yeter. Ancak ne yazık ki bu gün onun torunlarına örnek olmasını istemeyenler her fırsatta gemiler karadan indirilmedi diyebilmektedir. Bu hakaretler daha da ileri gider ve Ulubatlı yoktu demeye kadar vardırır. Hatta utanma duygusundan sıyrılmışlar onun içki içtiğini bile söyleyebilmektedir. Şunu çok iyi bilmektedirler ki fetih şuuru ile yetişmiş nesillerin &#8220;Fatih&#8221; olma arzusu duyacaklarını ve dünyada onların çevirdikleri zulüm tekerine çomak sokacaklarını. Çünkü &#8220;Türk evladı atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapma gücünü kendisinde bulacaktır.&#8221;</p>
<p>Bunlara biz değil Bizanslı tarihçi İstanbul&#8217;un fethini görmüş Dukas cevap versin:&#8221;Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gi¬bi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Ma¬kedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük pa¬dişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemi¬leri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaena¬leyh bu adam, Keyahsar&#8217;ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanak¬kale Boğazı&#8217;nı geçti ve Atinalılar&#8217;a mağlub olarak muhak¬kar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul&#8217;u, yani dünyayı tez¬yin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi.</p>
<p>Gemileri karadan yürütülmesi olayının görgü şahit¬lerinden bir diğeri, tarihçi Tursun Bey&#8217;dir. Tursun Bey, Fatih&#8217;in kadırgalar ve yüksek kayıkları karadan çektirip Haliç&#8217;e salmayı tasarladığını, bunun için de sanatında usta mühendisleri ve denizcileri toplayıp planlama yaptırdığını, çekilmeden önce gemilerin rengarenk bayraklarla süslendiğini yelkenlerini tıpkı denizdeymiş gibi açtıklarını Galata üzerinden denize indirdiklerini bize yüzyıllar öncesinden haykırmaktadır anlayana.</p>
<p>Gözü kara insan olan Fatih, Boğdan Seferi sırasında zor hedef ve kaledeki topların karşısında yeniçeriler yerlere yatarak korku ve kararsızlık geçirdikleri sırada öfkelenip atını mahmuzlar ve yalnız başına düşman kuvvetleri üzerine atılır. Onun bu cesareti ve kahramanlığı karşısında asker coşkun bir sel olur, akar. Aynı hiddeti İstanbul kuşatması sırasında atını denize sürmesi sırasında da görürüz.</p>
<p>Komutanlık konusunda devrinde onunla yarışacak kimse yoktu. Çok iyi teşkilatlanmış ordusunu savaşlarda en mükemmel şekilde kullanmasını bilirdi. Savaşa girmeden planlarını hazırlar, bunun üzerinde düşünür, akla gelebilecek bütün ihtimalleri gözden geçirirdi. Bütün önlemleri alırdı. İstanbul kuşatmasından önce bizzat surları birkaç defa dolaşmış. Zayıf noktalarını belirlemişti. Hatta savaşta hangi birliğin nereye yerleştirileceği çok önceden kafasında belliydi. Bu yüzdendir ki Edirne&#8217;den gelen ordu ve toplar hiçbir karmaşaya meydan vermeksizin düzenli bir şekilde lazım gelen ve önceden belirlenmiş olan yerlerine yerleştirildi.</p>
<p>Birkaç düşmanla aynı anda savaşmak zorunda kaldığı zamanlar da oldu. Bu durumun bir devlet için ne demek olduğunu durup düşünmek gerekir. Hangi tarafa gitmek lazım. Yoksa orduyu bölme iki tarafta da yenilgiyi beraberinde getirir mi. Böyle durumlarda ikilem içinde kalmadan ivedilikle emirlerini verir. Gerekeni yapardı. Bunlardan hangisinin daha tehlikeli ve zararlı olabileceğini iyi hesaplar, vezirleri ile münakaşa eder ve ona göre tedbir alırdı. Macarlar, Arnavutlar ve Venedikliler birleşerek harekete geçtikleri zaman Mora&#8217;ya (Yunanistan) saldıran Venediklilerin oradan atılması emrini verdi. Çünkü Venedikliler Mora&#8217;yı istila ederlerse burada kendilerine yardımcı ve Türklere düşman büyük bir kuvvet bulabilirlerdi. Burada tutunduktan sonra Venedikliler hedef olarak kendilerine Edirne, Selanik ve Gelibolu&#8217;yu seçebilirlerdi. Venediklileri halleden Fatih, Macarlar üzerine yürüyecek ve en son en az önemsediği Arnavutları dizginleyecektir.</p>
<p>Hedef şaşırtmak ta onun en önemli taktiklerindendi. Bunu yapabilmek için planlarından kimseyi haberdar etmediğini daha önce söylemiştik. İsfendiyaroğulları&#8217;nın topraklarını almanın zamanı geldiğine karar veren Sultan, kara ordusu ile harekete geçti. Aynı zamanda donanmayı da denizden yola çıkartmıştı. Bu ordu ve donanmanın hedefinin Trabzon olduğu izlenimi verebilmek için İsfendiyaroğlu İsmail Bey&#8217;e bir mektup göndermiş ve Sinop&#8217;a uğrayacak donanmaya lazım gelen kolaylığı göstermesini ve oğlunun da Ankara&#8217;da Osmanlı ordusuna katılmasını istemişti. İsmail Bey&#8217;in oğlunun Ankara&#8217;da orduya katılmasından sonradır ki Fatih Sinop üzerine dönüverdi. Böylece İsfendiyaroğulları hem karadan ham de denizden baskına uğradılar.</p>
<p>Aynı yöntemi Trabzon için de uyguladı. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan üzerine gidiyormuş izlenimi verilerek, yol takip edilmiş Bayburt civarında aniden kuzeye dönülmüştü. Bu yolsuz araziye Trabzon Rum İmparatorluğu&#8217;nu gafil avlamak için katlanmıştı.</p>
<p>&#8220;Ufukların Sultanı&#8221; aynı zamanda iyi bir diplomattı. Edirne&#8217;de tahta çıkarken gelen Bizans elçilerine çok iyi davranmıştı. Halbuki o günlerde Konstantiniyye rüyalarına girmekteydi. Yine padişah Karaman seferinde artık vergi vermeyeceklerini söyleyen Trabzon elçilerine de sessiz kalmıştı. Bu seferden dönerken taşkınlık eden yeniçerilere de istekleri verilmişti. O muhteşem kafanın içinde bir saat vardı ve zamanı gelen işi zamanı gelince hallediyordu. Hiç acele etmez sabırla beklerdi. Tıpkı iktidar ortağı gibi hareket eden Çandarlı Halil Paşa meselesini İstanbul&#8217;un fethinden sonrasına kadar ertelemesi gibi. Karaman seferinden Gelibolu&#8217;ya geçer geçmez taşkınlık eden Yeniçerilerin elebaşlarına gerekli cezalar verildi. Bir daha padişaha itaatsizlik edememecesine.</p>
<p>İstanbul kuşatılırken galata Cenevizlileri önceden Bizans&#8217;a yardım etmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Bu sebeple de bazı tavizler koparmışlardı. Fakat kuşatma boyuca sözlerini tutmadılar. Sultan bu durumu çok iyi bildiği halde açığa vurmadı. Onların düşmanca hareketlerine İstanbul alınıncaya kadar göz yumdu. Bilmemezlikten geldi. Ta ki İstanbul alınıp sıra onlara gelene kadar.</p>
<p>Fatih, Uzun Hasan üzerine giderken İshakoğlu İsa Bey&#8217;i savaştan dönünceye kadar; Macarları oyalamakla görevlendirdi. Hatta ondan ne isterlerse kabul etmesini buyurmuştu. Verilen emirleri noksansız uygulayan İsa Bey en yersiz teklifleri bile padişahın kabul edebileceği izlenimini Macarlar&#8217;da oluşturabilmişti. Bu umutla elçilerini Fatih&#8217;in arkasından Anadolu&#8217;ya bile göndermişlerdi. Böylece tehlike olabilecek Macarlar sefer boyunca oyalanmıştı. Uzun Hasan galibiyetinden sonra ortada hiçbir antlaşma olmadığı ve net olarak bir söz de verilmediği için bütün istekler geri çevrilmişti. Elçi eli boş bir şekilde Macaristan&#8217;a geri dönmüştü.</p>
<p>O, çağına askerlik bakımından örnek olduğu kadar hem çağına hem de bu güne insanlık bakımından örnek bir şahsiyetti. Kendisine elli küsur gün direnen o kadar müslümanın kanına giren İstanbul şehri ve halkına gösterdiği merhamet aklın alamayacağı kadar olmuştur. Özellikle de o çağın zihniyet ve anlayışı düşünüldüğünde ondan beklenen, Müslüman olan Türklerin Hıristiyan bizanslıları kılıçtan geçirmesi, Hıristiyan anıtlarını taş üstünde taş bırakmamacasına yıkması olurdu. Ancak İstanbul&#8217; a giren muzaffer ordu ve haşmetli hükümdarı o çağların anlayışına kendilerini kaptırmazlar. Çünkü onlar &#8220;Le tüftehenne&#8217;l-Konstantiyye. Ve le ni&#8217;me&#8217;l-emiru emiruna ve le ni&#8217;me&#8217;l-ceyşu zaIike&#8217;l-ceyş.&#8221;  müjdesine nail olmuş komutan ve askerdiler. Laf değil onları yüzü suyu hürmetine kainat yaratılan Rasulullah (@) müjdelemişti. Kimsenin canına, malına dokunulmayacak ve bunu ilk gün padişah garanti edecekti. Hemen savaş sırasında yıkılmış yerlerin imarına başlanılacak. Fatih bu işlerde daha çok Rum esirleri kullanmış ve onlara günde altı akçe vererek bu zor günlerde hayatlarını kazanma imkanı vermişti. Bundan başka sokaklarda esirlere rastladığı vakit maddi yardımlar da bulunmuştur. Bosna&#8217;nın Fethi&#8217;nden önce, Mayıs 1463&#8242;de tebdil-i kı¬yafet ederek derviş kılığında Milodraze&#8217;ye gidip Fransis¬ken rahibi Fra Angel Zuizdovic&#8217;le görüşür. Bu görüşme¬ sonunda meşhur ahidname verilir kiliseye. Fatih &#8220;Hiç kimse ne Hıristiyanlara, ne de kiliselerine dokunmaya¬cak, kaçanlara özgürlük ve güvenlikleri verilecek, geri dönebilecekler ve manastırlarında, hakimiyetim altında¬ki topraklarda yaşayabilecekler&#8221; demektedir. Bu ahitnamede bugün saklandığı Fonit¬sa&#8217;daki manastırdan tüm dünyaya insanlık dersi vermektedir. İnsan istemeden bugün Bağdat&#8217;ı Çeçenistan&#8217;ı,  Kosova&#8217;yı, Kudüs&#8217;ü, Kaşgar&#8217;ı ve nice zulüm altında inleyen İslam diyarlarını düşünüyor. Ve onlar &#8220;Fatih&#8221;ini bekliyor.</p>
<p>O aynı zaman da bir sanatseverdi. İstanbul&#8217;un anıtlarına el sürdürmemişti. Hatta Ayasofya&#8217;da bir taşı tahribe çalışan bir eri bizzat padişah azarlamıştı. Onlar için kutsal olan yerlere, Çemberlitaş&#8217;a, Dikilitaşa ve daha nicelerine dokunulmamış yeni İstanbul&#8217;da da yerlerini korumuşlardı.</p>
<p>Ufukların Sultanı&#8217;nın ufku tek bir tarafa bakamazdı ebette. O Yunan edebiyatının önemli ismi Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sını Johannes Dokeianos&#8217;a hazırlatmış ve okumuştur. 1462 yılında Midilli seferine çıkarken İlyada destanının meydana geldiği Truva harabelerinde Aşil&#8217;in, Ajax&#8217;ın ve diğer kahramanların mezarlarını Anconalı Cyriacus &#8216;un danışmanlığında bulmaya çalışmıştı.</p>
<p>O zamanın İskender&#8217;iydi aynı zamanda. Huzurunda İranlı ve Rum müzisyenleri yarıştırıp hakemlik yaparken hayal etmek zor gelse de bunun sebebi Fatih&#8217;teki paradokslar değil, ne yazık ki bizdeki at gözlükleri olsa gerektir. Molla Cami&#8217;yi de, Homeros&#8217;u da okuyan anlayan, zevk alan; İtalyan Bellini&#8217;yi de Bursalı Şiblioğlu&#8217;yu da sarayında yarıştıran bir sultandı.</p>
<p>Ta İtalya&#8217;dan Gentile Bellini&#8217;yi çağırtır Fatih. Fatih tarafından çağrılmak ne büyük bir lütuftur sanatçılar ve bilim adamları için. Bellini İstanbul&#8217;a gelir ve meşhur Fatih tablosunu yapar. Bu arada İstanbul&#8217;un o gününü gösteren resimlerini de. Savaşta ne kadar hiddetli ise sanatçıya ve âlime o kadar saygı göstermektedir padişah. Bu İtalya&#8217;na samimiyetinin göstergesi Gentile&#8217;nin kısaltması &#8220;Janti&#8221; diye hitap etmektedir. Onunla İstanbul sokaklarını gezerler. Bir defasında bir deli onlara yaklaşarak Sultanı yüzüne karşı ölçüsüzce övmeye başlar ve para ister. Padişah rahatsız olmuş ve para vermeye yanaşmamıştır. Belini şaşırır ve sorar. &#8221; Her insan övülmekten hoşlanır, neden para vermediniz?&#8221; Cevap Bellini&#8217;yedir ama sanki mesaj bugüne &#8220;Ben akılı adamların beni övmesinden hoşlanırım; Mecnunların değil.&#8221;</p>
<p>Her şey bir tarafa koskoca Fatih&#8217;i elinde makas ile sarayın gül bahçesinde bahçıvanlık yaparken düşünebiliyor musunuz? Düşünebiliyor musunuz gülleri derdiği aşıladığı ve çapaladığı bir gül bahçesinin olduğunu. Zor gelse de insana, unutmayalım baştan söylemiştik o &#8220;ufukların sultanı&#8221; idi.</p>
<p>Bilime olan düşkünlüğü dillere destandı. Onun harita merakı İtalyan şehirlerine kadar ulaşacaktı. Nasıl ulaşmaz ki işinin ehli olanlara verdiği ihsanlar bir adamı zengin etmeye yetiyordu. Yazılan kitaplar, çizilen haritaların kıymetini anlayacak sultan İstanbul&#8217;daydı. Bu yüzden İstanbul sanatçı, âlim kaynıyordu. Yapacakları çalışmalar için her türlü imkân hazırdı. Roma İmparatorluğu&#8217;nun en yüksek dönemindeki coğrafya bilgilerinin bir özeti niteliğindeki Batlamyus&#8217;un Geographica&#8217;sını matbaasında özenle basmış olan Francesco Berlinghieri adlı İtalyan sultan Fatih&#8217;e satabilmek için İstanbul&#8217;a gelmişti. Ancak onun ölümü nedeniyle kitabı yeni padişah II. Bayezid&#8217;e sunacaktı.</p>
<p>Büyük astronom, matematikçi ve daha bilumum ilimlere vakıf olan Ali Kuşçu. O da Fatih&#8217;in gözünden kaçmayanlardan. Semerkand&#8217;da büyük devlet adamı ve astronom Uluğ Bey&#8217;in yanında yetişmiş bulunan Ali Kuşçu tarihimizin büyük bilginlerindendir. Uluğ Beyin Semerkand&#8217;daki Rasathanesinde (Gözlemevi) çalışmış ve müdürlüğünü yapmıştır. Daha sonra velinimeti ve hocası ölünce Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan&#8217;ın maiyetine girmiştir. Osmanlı Akkoyunlu ilişkilerinin gerginleşmesi üzerine Uzun Hasan tarafından Elçi sıfatı ile İstanbul&#8217;a gönderilir. Fatih&#8217;in ilim aşkı bu kıymeti İstanbul&#8217;a kazandırmasını söylemektedir. Çok ısrar eder ama cevap Ali Kuşçu&#8217;ya yakışır niteliktedir. Bu cevap bile sultanı Ali Kuşçu konusunda ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Ali Kuşçu kendisinin bir görevi olduğunu ve bu görevini tamamlaması gerektiğini ancak Tebriz&#8217;e dönüp elçilik görevini tamamladıktan sonra tekrar geleceğini belirtmiştir. Dediği gibi de yapmış İstanbul&#8217;a gelmiştir. Bu yolculukta Semerkandlı âlime menzil başına 1000 akçe yolluk ödendiğini biliyoruz. Bu cömertçe yolluk bile Fatih&#8217;in bilim ve âlim aşkını anlatmaya yeter. Onun karşılanışı da bilim adamına saygının göstergesi niteliğinde olacaktır. Fatih Sultan Mehmed kendisini günde 200 akçe maaşla Ayasofya Medresesine baş müderris tayin etmiştir.</p>
<p>Huzurunda bilimsel toplantılar yapması ile de ünlü olan Fatih bu toplantılarda kendisi de bu yetkinliğe sahip olduğu halde hakem olmaz, genellikle Molla Hüsrev&#8217;i hakem yapardı. İşte bilim adamına gösterdiği saygı. Bu toplantılardan birinde Hocazade ile Molla Zeyrek arasında olmuş. Toplantı 7 gün sürmüştür. İbn-i Sina&#8217;nın İlim nerede rağbet görür nerede misafir edilirse oraya gider&#8221; sözünü hatırlayıp bu gün için hayıflanmamak mümkün mü?</p>
<p>Sultan medreselerdeki eğitimin kalitesi ile de ilgilidir. Normal olarak yapılan denetimlerin dışında kendisi de haber vermeden medreseleri ziyaret eder ve denetlermiş. Bir gün kendisi de âlim olan Sadrazam Mahmud Paşa ile Ali Tusî&#8217;nin dersine girer. Dersi pek beğenmiş Fatih. Sultan&#8217;ın anlatılan konuya da hâkim olmasından anlaşılacağı gibi müderris gerçekten beğenilecek bir ders anlatmış olmalı. Âlim denildiğinde cömertliğinin üzerine olmayan padişah hil&#8217;atlar giydirmiş, hediyeler vermiş Ali Tusî&#8217;ye. Sultan İbn-i Rüşt mü, Gazali mi sorusunun cevabını aramakta. Hemen haber yollar çok beğendiği Ali Tusî&#8217;ye ve görevini bildirir. O dönemin namlı bilginlerinden Hocazade&#8217;ye de haber verilir. Görev İbn-i Rüşt&#8217;ün Tehafü&#8217;t-Tefahüt&#8217;ü ile Gazali&#8217;ni Tehafütü&#8217;l-Felasifesi&#8217;ni karşılaştırmaktır. İki bilgin başlar çalışmaya. Biri 4 ayda diğeri 6 ayda bitirir eserini. Eserler sunulunca Sultan&#8217;a hemen bilginlerden kurulu bir jüri oluşturulur. Hocazade&#8217;nin eseri beğenilmiş. Ancak ayırt etmez Fatih kazanana vaat ettiği ödülü ikisine de aynı miktar da verir. Onun derdi eğlence değil ki kazananın kafasına konfeti attırsın. O her türlü görüşün konuşulup tartışıldığı medeniyet merkezi; her türlü çiçeğin bulunduğu bir bahçe inşa etmektedir. Tıpkı bir bahçıvan gibi. Zaten aynı zamanda bahçıvan değil miydi bu kartal burunlu adam. Fatih olmak kolay değil elbette. Etrafı insanlarla dolu kimi âlim kimi zalim. Hepsini ayırt edecek ona göre davranacak o. Öyle de davranır. Hıristiyan Müslüman, doğulu batılı demez. İlim sahibini gözünden tanır. Hemen buldurur, davet eder -bulun getirin demez-  kendi elleri ile büyük bir ihtimamla oluşturduğu o insanlık bahçesine. Trabzonlu Yorgo da geçer o bahçeden Batlamyus&#8217;un eserine bir sunuş yazıp takdim eder bu &#8220;bilge kral&#8221;a. Şöyle yazmıştır kitaba &#8220;Hayatım da bilge bir krala hizmet etmekten ve en yüce meselelerde felsefe yapmaktan daha hayırlı bir şey olmadığını düşünerek.&#8221; Ayrıca Yorgo Aristo ile Eflatunu&#8217; karşılaştıran eserini de sultana takdim edip mektup yazacağına söz vererek Roma ya gider. Papa, Yorgo&#8217;nun Fatih ile olan ilim muhabbetini duymuştur. Böyle bir bilgin Roma&#8217;ya geldi diye sevineceğine onu hapse attırır. Şaşırmayın skolâstik bunu gerektirir. Skolâstik mi ne? Ortaçağ Avrupa&#8217;sındaki at gözlüğü anlayacağınız.</p>
<p>Bir ara büyük veli İbrahim Ethem gibi tacı tahtı terk etmeyi düşünür. Gideceği yer bellidir. Kafasındaki bütün sorulara cevap verecek gönlünü dolduracak Akşemseddin&#8217;dir. Fakat red cevabı gelir Allah dostundan. Çünkü kaçamayacağı ve devredemeyeceği bir görevi vardır onun. Fatih bir gün Medresede müderrislere başkanlık eder. Toplantıya en seçkin müderrisler katılır. Sultan der ki: &#8220;Bir gün saltanattan çekilirsem gelip çalışmak üzere burada bir odam olsun&#8221;. Kurul üyeleri derler ki &#8220;Sultanım gerçi bütün binaları siz yaptınız ama burada bir odaya sahip olmanız mümkün değil. Çünkü siz ne talebesiniz nede müderrissiniz. Kendisine bir sınava girip başarılı olması halinde oda tahsis edilebileceği hatırlatılır. Sultan sınava girer başarır ve bir odanın sahibi olur. İnanılası bir durum değilmiş gibi geliyor ama bu doğrudur . Medreselerin 1924&#8242;te kapatılmasına kadar böyle bir odanın bir rahle ve minder ile korunmuş olduğunu Prof. Süheyl Ünver&#8217;den öğreniyoruz.</p>
<p>Huzurunda sadece âlimler otururmuş. Bir gün kendisi âlim olan sadrazam Mahmud Paşa: &#8221; Ben de medrese mezunuyum. O halde öteki âlimler gibi huzurda neden ben de oturmayayım&#8221; dediği sultanın kulağına gelir. Cevap şöyle gider. &#8220;O seyfiye sınıfına (devlet adamı) geçmiştir, oturamaz. İstiyorsa bundan vazgeçsin, sarığını sarıp gelsin otursun. Bu kadar ilmi kollayan değer veren bir padişahın etrafı hangi bilginlerle dolmaz.</p>
<p>Anlatıldığına göre Fatih Sultan Mehmed Akşemseddin&#8217;i görünce hemen ayağa kalkardı. Bir de devrin Ebu Hanife&#8217;si denilen Molla Hüsrev&#8217;i görünce. Sebebi sorulunca benim hocama saygım için hemen davranmamam mümkün değil. Diğer insanlar benimle musafaha(tokalaşma) ettiklerinde onların elleri titrer. Akşemseddin&#8217;le musafaha edince benim elim titremektedir.</p>
<p>Avnî onun mahlasıdır. Çünkü Fatih Sultan Mehmed şairdir aynı zamanda.</p>
<p>İnsan hem bir hükümdar hem de içli şair olsun. Bu Osmanlı hükümdarlarının bir adetiydi. Neredeyse bir sanat ile ilgilenmeyen padişah yok gibidir.. Padişahın kelimelere olan hakimiyetini şu beyitte bile görmek mümkündür.</p>
<p>Bizümle saltanet lâfın idermiş ol Karamanî</p>
<p>Huda fırsat verürse ger kara yire karam anî</p>
<p>Sözü üstadlardan birine bırakıp bu bahsi bitirelim</p>
<p>&#8220;Fatihin gayesi, insanlığın yüzünü Doğu&#8217;ya veya Batı&#8217;ya çevirmek değildi. Önemli olan, insanlığın yüzünü yerlerin ve göklerin Yaratıcısı&#8217;na çevirmekti.</p>
<h4>2.FETİH</h4>
<p>Atlılar bilmekte, at sezmekte ki,</p>
<p>Bu bir müjde, bir Peygamber çağrısı (Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu)</p>
<p>Bu bir Peygamber çağrısı elbette. Yoksa biz buna &#8220;fetih&#8221; demezdik. Çünkü fetih kavramının öyle içi birkaç cümle ile dolduruluveren bir kelime olmadığını çok iyi bilmekteyiz. Çünkü biz fethin ne demek olduğunu da nasıl yapıldığını da Ondan öğrendik. O her konuyu olduğu gibi, savaşın da fethin de barışın da nasıl olması gerektiğini öğretmişti. O aynı zamanda nerelerin fethedileceğini de müjdelemişti. Sahabelerinin ufkunu devrin iki süper gücü üzerine yoğunlaştırmıştı. Kendisi gelmeden doğru dürüst bir devletleri bile olmayanlara Kisranın (Sasaniler) ve kayser&#8217;in (Bizans) saraylarını müjdelemişti.</p>
<h4>MÜJDELENEN BELDELER</h4>
<p>Ashabdan Enes bin Malik (r.a)demiştir ki;Resulullah (sav) teyzem Ümmü haram&#8217;ın ziyaretine gelirdi de, o, kendisine yemek ikram ederdi. O sırada Ümmü Haram(r.a.) Ubade bin Samit (r.a)&#8217;in nikahında idi. Yine bir gün Rasulullah(sav) ziyarete geldi. teyzem yemek ikram etti. Rasulullah&#8217;ın başını tarayıp temizledi  daha sonra Rasulullah bir süre uyudu. Sonra gülümseyerek uyandı. Ümmü Haram demiştir ki;</p>
<p>Seni güldüren nedir?&#8221; diye sordum. O</p>
<p>-Rüyamda bana ümmetimden bir kısmı şu mavi deniz üstünde -padişahların tahtlarına kuruldukları gibi- kemal-i ihtişamla gemilere binerek Allah yolunda deniz harbine gittikleri halde gösterildiler de ona gülüyorum&#8221; buyurdu. Ben</p>
<p>-Ya Rasulullah! Benim deniz gazilerinden olmaklığım için Allah&#8217;a dua buyursanız&#8221; diye rica ettim Rasulullah da dua buyurdu. Sonra başını yastığa koyarak bir müddet daha uyudu ve bir süre sonra gülümseyerek uyandın . Yine ben:</p>
<p>-Ya Rasulullah! niye gülüyorsunuz diye sordum, Rasulullah</p>
<p>&#8220;-Bu defa da ümmetimden bir kısmının _padişahların tahtlara kuruldukları gibi- kara nakliyelerin üstünde debdebeli bir mevkib halinde gazaya gittikleri gösterildi.&#8221;.Ben:</p>
<p>&#8220;-Ya Rasullah bunlar arasında da bir gazi olarak bulunmam için dua buyursanız&#8221;,dedi Rasulullah</p>
<p>&#8220;-Hayır birincilerden&#8221; diye karşıladı.</p>
<p>Bu konu da naklolunan diğer bir rivayette ise hadisenin ikinci kısmı anlatılırken Peygamber Efendimiz &#8216;in şöyle buyurduğu belirtilir:</p>
<p>&#8220;Ümmetimden Kayzer&#8217;in (Bizans&#8217;ın merkezi İstanbul) şehrine gaza eden ilk muharipler için de yarlığıma vardır.&#8221;</p>
<p>Hz. Peygamberin vefatından sonra Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemlerinde İslam orduları o gün için Ortadoğu&#8217;nun iki süper gücü Sasani ve Bizans İmparatorluğu ordularıyla kıyasıya bir mücadeleye giriştiler. 634-643 yılları arasında İran&#8217;ın siyasi mevcudiyetine son verilmiş; Şam, Kudüs, Mısır fethedilerek Bizans çeşitli yönlerden zorlanmış, güç kaybına uğratılmıştır. Liman şehirleri ele geçirilerek denize çıkış sağlanmıştır</p>
<p>Ondan öğrendik demiştik&#8230; Ümmeti ise ona layık oldu, kısa sürede kisra ve kayzerin saraylarında baykuşlar ötmeye başladı.&#8221;İnanıyorsanız üstünsünüz&#8221; ayet-i kerimesi zaten cesaret veriyordu. İşte o ipe sarılan ümmet düşman bizden üstün demeden sırf Allah rızası için canlarından geçerek yaptıkları cihad&#8217;da &#8220;süper güç&#8221; tanımadılar</p>
<h4>FETİH ŞUURU</h4>
<p>Acaba bu kadar kısa sürede Müslümanlar iki büyük süper gücün ordularını nasıl dize getirebilmişlerdi. Bunun cevabı için tabiidir ki pek çok sebep sayılabilir. Ancak en başında Müslümanların Hz. Muhammed (@)&#8217;ın müjdelediği topraklar üzerinde bulundukları şuuruna sahip olmaları gerçeği gelmektedir. Sasani orduları ile İslam orduları arasında cereyan eden (meydana gelen) Kadisiye Muharebesi öncesinde Hire civarında esir düşen bir mücahid ile iran ordusun başkomutanı Rüstem arasında geçen bir konuşma bu şuuru daha iyi anlatır. Rüstem</p>
<p>-       Niçin geldiniz? Buralar da ne arıyorsunuz? diye sorar.</p>
<p>-       Cenab-ı Hakk&#8217;ın bize vaat ettiği yerleri elinizden almak için geldik, işimiz bundan ibarettir.</p>
<p>-       Öldürüleceğin aklına gelmiyor mu?</p>
<p>-       Ölenlerimiz cennette, sağ kalanlarımız ise sizin mülkünüze gireceklerdir.</p>
<p>-       Demek oluyor ki Allah bizi size teslim etmiştir. Öyle mi?</p>
<p>-       Sizi bize teslim eden kendi kötü işleriniz. Kötü anlayış ve davranışlarınızdır.</p>
<p>-       Pekâlâ, İran ordusunun büyüklüğünü ve gücünü görmüyor musun?</p>
<p>-Herhalde etrafında bulunan yığın halindeki kalabalık seni umutlandırıyor ve bizim arzularımızın gerçekleşmesi konusunda seni şüpheye düşürüyor. Biz şevksiz ve emelsiz kuru kalabalıktan ibaret olan İran askerlerinin bizi gayelerimize ulaşmaktan alıkoyamayacağına inanıyoruz. Ey kumandan her şeyden evvel şunun hatırlatmak isterim ki siz mahlûk ile uğraşıyorsunuz, kaza ve kader ile uğraşıyorsunuz. Zira biz Allah Teala&#8217;nın bize zafer vaat ettiği ve Hz. Peygamber @&#8217;in müjdelediği topraklar üzerindeyiz.</p>
<p>Müslümanların gücü işte bu şuurdu. Bu şuurla ki Utbe bin Nafi Bütün Kuzey Afrika&#8217;yı fethettikten sonra atını Atlas Okyanusu&#8217;na doğru hızla sürerken</p>
<p>-&#8221;Ey Rabbim şu derya önüme çıkmasaydı senin adını daha ilerilere götürecektim&#8221; diye bağıracaktır</p>
<p>-Bu şuurla ki Tarık bin Ziyad daha sonra kendi adı ile anılacak &#8220;Cebel-i Tarık Boğazı&#8221;nı geçtikten sonra limandaki gemileri yakıp mücahidlere hücum emrini verecektir.</p>
<h4>KAVRAM KARGAŞASI</h4>
<p>Fethetmek bir kaleyi bir şehri bir memleketi almak demek. Açmak demek. Ancak gözden kaçırılan bir nokta var. Yaptığınız işten daha önemli olan o işi ne adına yaptığınızdır. Arabistan&#8217;dan kalkıp İspanya&#8217;yı Endülüs yapan mücahitler bunu ne adına yapıyorlardı.</p>
<p>Hz. Eba Eyyubü&#8217;l-Ensari(Eyüp Sultan) o kadar yolu o yaşında ne adına gelmişti. Akın akın Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya akan Türkmenlerin dilinde ne vardı. İşte asıl kafa yorulacak nokta burasıdır. Bunun üzerinde o kadar kafa yormalıyız ki kafamızın içinde &#8220;şehit&#8221;,gazi&#8221;,gaza&#8221;,cihad&#8221;,fetih&#8221; gibi bedenimize can üfleyecek kavramlar boşlukta gezmesin.</p>
<p>Türkiye&#8217;de yüz elli yıldan beri kavramlar aslî içerikleri boşaltılmış olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>İki kişi herhangi bir konuda tartışırken ne yazık ki ortak bir noktada buluşamamaktadır. Bunda da kavramlara yükledikleri anlamların farklı olması yatmaktadır. Günümüz Türkçesi kafa karıştıran kelimelerin harman olduğu bir manzara arz ediyor.</p>
<p>Ne yazık ki kafamızın içi o kadar bulanık ki savaş ile cihadın işgal ile fethin gazi ile yaralının aynı olduğunu düşünebiliyoruz. Sanki İstanbul&#8217;a hücum eden Osmanlı Askeri ile II. Dünya savaşında Normandiya Çıkarması yapanlar aynı şeyi yapıyorlardı. Sonuçta ikisi de savaş değil miydi? Pekâlâ o zaman Bosna &#8216;da savunmasız Boşnak evlerine giren zavallı Müslüman kadınlara tecavüz eden Sırp çapulcusu ile İstanbul&#8217;un fethi sırasında Bizans&#8217;tan Türk askerinin durumu hakkında bilgi edinsin diye gönderilen kadınlara dahi ilişmeyen Rasulullahın &#8220;ne güzel asker&#8221; diye övdüğü &#8220;mehmed&#8221;i aynı kefeye koymak gerekmez mi? Aynı kefeye konulursa Mehmedciğin ruhaniyetine ayıp etmiş olmaz mıyız?</p>
<h4>Bizanslı Kadın Casuslar</h4>
<p>Bahsettiğimiz olay şöyle gelişmiştir: Bir gün Bizanslı birkaç kadın kuşatma sırasında Türk askerlerin çadırlarının bulunduğu yerde görülür. Önce bunların kimsesiz zavallılar olduğunu zanneden komutan kadınların yardım isteklerini geri çevirmez. Ancak ortada bir savaş vardır ve bu meseleyi tetkik edecek zaman da yoktur. Askerlerden birini çağıran kumandan kadınların bu gecelik onun çadırında kalmasını ister. Gece yarısı askerin çadırlarını gezmekte olan padişah ilginç bir olay ile karşılaşır. Askerin biri çadırdan çıkıp dışarıdaki mangala ellerini uzatıp çadıra girmektedir. Padişah askeri çağırıp meseleyi öğrendiğinde Cenab-ı Mevla&#8217;nın fethi bu orduya nasip edeceğine Rasulullah&#8217;ın &#8220;ne güzel asker&#8221; diye övdüğü askerin bu asker olduğuna o gece daha fazla inanır. Asker şöyle anlatır meseleyi:</p>
<p>-Sultanım! Kumandanımın bu gecelik senin çadırında kalsın diye verdiği kadınlar içerde bana sarkıntılık etmekteler. Ben mangalda yanan ateşe ellerimi yaklaştırdım ki nefsime cehennem ateşini hatırlatarak terbiye edebileyim.</p>
<h4>FETİH İŞGAL MİDİR?</h4>
<p>1299 yılında kurulduktan sonra Osmanlı devleti&#8217;nin sınırları önce büyük bir hızla Batı yönünde gelişti. Bulgaristan, Sırbistan, Makedonya, Mora, Arnavutluk, Bosna ve hersek, Romanya (Eflak); Macaristan birer birer fethedildi. Bunu okuduktan sonra kendimize şu soruyu sormuyoruz. Bu kadar memleket nasıl olur da ele geçirilebilir. Hadi güçlüsünüz karşınıza çıkan orduları bir bir alt ettiniz. Ülkeleri ele geçirdiniz. Ancak yine sorunu halletmiş olmuyorsunuz. Yendiğiniz ordudan kaçanlar tekrar toplanıp halktan yardım alıp bir kurtuluş savaşı yapamazlar mı? Ayrıca bu ülkeler birbirinden ayrı ve çok geniş bir alandadır. Bu nedenle hepsi ayrı bir mücadele içinde olacaklarından dolayı o ülkelerde sürekli asayişi sağlayacak büyük ve güçlü ordular bulundurmak zorunda değil misiniz? Bu kalabalık askeri nereden bulacaksınız? Bunların hepsini bulduğunuzu kabul etsek bile bu sayının milyonlarla ifade edilmesi gerektiğini de bilmek zorundayız. Bırakın size karşı kurtuluş savaşı içinde olan halkları dizginlemeyi İran&#8217;dan Avusturya&#8217;ya kadar alanda milyonlarca askeri silâh altında tutsanız bile bunların ihtiyaçları için bütün halkı sadece orduya çalıştırmak zorunda değil misiniz? Siz sadece bir polis devleti kurduğunuz için halkın ne ihtiyaçları olduğunu bile farkına varamayacağınız için sorunlar arttıkça size karşı halk içinde düşmanlık arttığı için direnişçi saflarındaki sayı artacak ve siz daha fazla asker bulmak zorunda kalacaksınız. Asker sayısı arttıkça bu sefer de onları kontrol altında tutmanız zorlaşacak.</p>
<p>Tarih kitaplarını okuyan -ki genellikle zaferleri okuruz- herkes şu cümlelerle karşılaşır: Fatih Sultan Mehmed Sırbistan&#8217;a iki sefer düzenledi ve Sırbistan Osmanlı topraklarına katıldı, Mohaç Meydan Savaşı&#8217;nda Avrupa&#8217;nın en güçlü kara ordusuna sahip olan Macarları yenen Kanuni Macaristan&#8217;ı topraklarına kattı. Okur ve gerisini düşünmez. Bu kadar kolay mıdır? Ya da bu cümleler yalan mıdır? Hayır elbette gerçektir? Nasıl olduğunu Bulgaristan metropoliti Mihail&#8217;in Bizans imparatoruna gönderdiği mektupta bulmak mümkün.</p>
<h4>Metropolitin Mektubu</h4>
<p>Dinimizden olmayanların idaresinde, bugüne kadar aynı dinden olduğumuz İtalyanlardan gördüğümüz zararın bir zerresini dahi görmedik. Önümüzdeki büyük tehlikeyi fark ederek İtalyanların yerine Türklerin egemenliğini tercih etmemiz gerektiğini belirtmek isterim. Tanrının buna razı olacağına inanıyorum.</p>
<p>Böyle demektedir metropolit. Kendisine düşmanının bile sığındığı bir asalet. İşte bütün sır burada idi. Balkanlarda halk kendi idarelerinden bile bıkmış durumda oldukları halde papazların yalanları ile onlara katlanıyorlardı. Papazların Türklerin geldiklerinde kendilerine ne işkenceler yapacaklarını anlata anlata bitiremiyorlardı. Ancak Osmanlıların fethettikleri yerlerdeki tanıdıkları ile konuştuklarında kendilerinin ne büyük işkenceler içinde olduklarını anlayabiliyorlardı. Bu durum onları Osmanlının kendi yaşadıkları yerleri de ele geçirmelerini istemelerine neden oluyordu. Hatta onları kendi yurtlarına davet edenler ve yardım edenler de vardı. Osmanlılar fethettikleri yerlerde kendisinden önce alınan vergileri kaldırıyor ve kazançlarına göre verebilecekleri oranda vergiler koyuyordu. Bu durum Osmanlı&#8217;nın kendi yaşadıkları yerleri de ele geçirmelerini istemelerine neden oluyordu. Hatta onları kendi yurtlarına davet edenler ve yardım edenler de vardı.</p>
<p>Osmanlılar fethettikleri yerlerde kendisinden önce alınan vergileri kaldırıyor ve kazançlarına göre verebilecekleri oranda vergiler koyuyordu. Bu durum hem ekonomik açıdan kazanç sağlarken hem de kendilerine karşı bir direniş olmasını engelliyordu.</p>
<p>Fetih bu değildi sadece. Yani madde planında kaleler almak memleketleri kendine bağlamak değildi. Birde mana planında fetih vardı. İşte bu madde planında fethin asıl amacıydı. Tıpkı &#8220;bütün kitaplar tek bir kitabı anlamak için okunur&#8221; sözünde olduğu gibi madde planında yapılan tüm fetihler de tek bir amaç için yapılmakta idi. Zaten bu amaçla yapılmayan savaşlar cihad olamazdı. Bu amaç dışında alındı ise bir yer ona fetih denemezdi. O amaç İla-yı kelimetullahtı. Allah&#8217;ın adını ulaştırabileceğin kadar uzağa götürmek. Bütün fetihler de bu amaç için yapılmalıydı.</p>
<p>Geçenlerde İstanbul&#8217;daki Çemberlitaş restorasyonu ile ilgili olarak konuşan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Peder Dositheos Anagnostopulos: Kutsal kâse, batıdan gelme bir efsanedir. İsa efendimizin son gece içtiği varsayılan kadehin Çemberlitaş&#8217;ın altında bulunduğu iddialarına, Ortodoks kiliseleri inanmaz. Eğer iddia edildiği gibi böyle bir oda var ise gerekli kazıların bir an önce yapılıp araştırılması ve kutsal emanetler olup olmadığı aydınlığa kavuşturulmalı. Bu çalışmanın yapılmasının sakıncası olmadığını düşünüyorum. 1204 yılında 4&#8242;üncü Haçlı seferi sırasında İstanbul talan edilmiş. Eğer bu sırada bu eşyalar alınmamışsa yerinde duruyordur. Çünkü 1453&#8242;te Fatih Sultan Mehmet İstanbul&#8217;u fethedince, şehre zarar vermemek için orada kazı yapılmamıştır. İşte bunun adına fetih derler. Elinden İstanbul alınan ataların çocukları böyle demektedir</p>
<p>Yahya Kemal&#8217;in &#8220;Biz İstanbul&#8217;da mekânı değil zamanı fethettik&#8221; sözü fetih kavramını anlama yolunda kılavuzumuz olsun. Zamanın fethi, ruhun fethi idi. İslam&#8217;ın kurmayı gaye edindiği o büyük insanlık ve barış bahçesine açma, açılma demekti. Buradan baktığınız zaman ders kitaplarında öğrendiğimiz İstanbul&#8217;un Fethi bir tarihi olay olmaktan çıkıp insanlığı hakikatten ayıran perdelerin açılması demekti. Ayan beyan meydana çıkması demekti. Çünkü insanlığın gözündeki perdeler ancak bir fetih ile açılabilirdi. Zaten fetih açmak değil miydi? İşte burada insan çölde günlerce susuz kalmış bir insanın susuzluğunu hissetmekte. Bizi hakikatten ayıran perdeler hangi fetih ile açılacak. Dili damağı yapışmış bir insanın su! su! dediği gibi &#8220;fetih&#8221; diyesi geliyor.29 Mayıs 1453 tarihinin asıl gözden kaçırılmaması gereken tarafı yeryüzünde yeni bir medeniyet kurma çabası olmalıdır. Bu fetih Farabi&#8217;nin &#8220;Medinetü&#8217;l-fazıla&#8221;sını gerçekleştirme projesiydi. Bu kutlu fetih Gül&#8217;ün fethi idi. Osman Gazi&#8217;nin oğlu Orhan&#8217;a &#8220;Osman Ertuğrul oğlusun,</p>
<p>Oğuz-Karahan neslisin,</p>
<p>Hakk&#8217;ın bir kemter kulusun</p>
<p>İstanbul&#8217;u aç gülzar(gül bahçesi)  yap!</p>
<p>Dediği gibi bir fetih. Olaya böyle bakarsak Fatih&#8217;in kafa ve gönlündeki gerçek fethin bir yarımadaya sıkışmış olan toprak parçasını ne pahasına olursa olsun zapt etmekten ibaret olmayacağı sırrını görebilir ve gösterebiliriz.</p>
<p>Milli Gazete &#8211; 29 Mayıs 2009</p>
</div>
<br />Filed under: <a href='http://dutlucakoyu.wordpress.com/category/tarihten-sayfalar/'>Tarihten Sayfalar</a>  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/dutlucakoyu.wordpress.com/896/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/dutlucakoyu.wordpress.com/896/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=dutlucakoyu.wordpress.com&amp;blog=8487500&amp;post=896&amp;subd=dutlucakoyu&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://dutlucakoyu.wordpress.com/2010/02/08/fatih-ve-feth-i-mubin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="http://1.gravatar.com/avatar/d9f48261b124aeff33470df79176e39a?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">dutlucakoyu</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://www.milligazete.com.tr/dosyalar/haberler/2009/05/26/127388/fatih-ve-feth-i-mubin-medium-0.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Fatih ve Feth-i Mübin - </media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
