TÜRK DÜŞÜNCESİ, DAVRANIŞI VE HAYATINDA RENKLER VE SARI, KIRMIZI, YEŞİL
Reşat GENÇ*
Pek çok eski toplumda, millet de olduğu gibi bizim milletimizde de tarihin en eski dönemlerinden beri çeşitli renklerin birtakım sebeplerle manevî ve millî semboller olarak kullanıldığını görüyoruz. Meselâ, yönler ifade edilirken bakıyoruz, san renk dünyanın merkezini sembolize ediyor. A. Alfoldi’nin de dediği gibi, Türklerde esas cihet olan Batı istikametinin sembolü beyaz renktir. Güney istikametinin sembolü kızıl renktir. Ama bu kızıl renk, kırmızının tonu olan bir kızıl veya al rengidir. Doğu’nun sembolü gök renk ya da 11.yy’dan sonra söylenmeye başlamış olan yeşil renktir. Gök renk, yalnızca maviyi ifade eden bir renk değildir Meselâ, bugün “yeşillenmek” “yeşermek” manasında “göğermek” kelimesini kullanıyoruz. Kuzey’in sembolü de kara renktir. Ben, burada özellikle san kırmızı ve yeşil renklerden söz edeceğim için, sadece bu üç rengin tarihî anlamlarıyla ilgili bir kaç hususu ifade etmeye çalışacağım.
Türklerin en eski inançlarına baktığımızda, onlarda “al ruhu” ya da “al ateş” adları verilen bir ateş tanrısının, veyahut koruyucu, hâmi bir ruhun varlığı bilinmektedir. Bu noktada, Türklerin en eski devirlerden beri al bayrak kullanmalarının bu al ateş kültüyle bağlı olan bir gelenek olacağı hatıra gelmektedir. Gerçekten, “al ruhu” adındaki al sözü ile al rengin münasebeti fevkalâde açıktır. Merhum Abdülkadir İnan, Şamanizm’de ruhlar şerefine bayraklar dikme âdetinin olduğuna ve “al ruhu”nun hâmi ruh sayıldığı devirde de bu ruhun şerefine dikilen bayrağın ateş rengine yakın bir renk olması lâzım geldiğine dikkati çekmiştir.
Yeşille ilgili olarak konuya baktığımızda ise, Türk mitolojisinde hayır ilahı Ülgen’in koruyucu ruh olarak kabul edilen yedi oğlundan birinin adının Yaşıl olduğunu görmekteyiz. Yaşıl, yaş olan, yani yeşeren, biten, topraktan çıkar. şeylerin adıdır. Hattâ Kaşgarlı Mahmud da bunu ifade ederek, Türklerde “yımırtga yaş” denilen bir tabir olduğunu ve bu tabirin ıspanak gibi yapraklarında damar bulunmayan düz yeşillikler için kullanıldığını belirtir. Sebze kelimesi de sebz renkten, yani yaşıldan, yeşilden türetilme bir kelimedir. Ülgen’in yedi oğlundan biri olan Yaşıl Kağan’ın, umumiyetle, bitkilerin yetişip büyümesini düzenlediğine inanılıyordu. Ayrıca yeşil rengin Ülgen inancıyla bağını gösteren mitolojik inanmaya göre Ülgen, Tufan hadisesinden sonra insan vücudunu yaratır. Sonra Kuday’ın yüksek ulûhiyetinin huzuruna Kuzgun denilen kuşu göndererek, yarattığı insan için can ister. Kuzgun semaya uçar, canı alıp dönerken yerde leşler görür. En sonuncu leşi görünce dayanamaz, leşi yemek ister. Leşi yemek için ağzını açınca da gagasındaki can, çam ormanlarına düşerek dağılır. İşte bundan dolayı, çam, ardıç gibi ağaçların kış ve yaz yeşilliklerini muhafaza etmeleri bu olaya bağlanır. Böylece, yeşilin Ülgen inancıyla bir bağı olduğunu görüyoruz.
İslâmî döneme gelindiğinde yeşili, Hz. Peygamberin siyah, beyaz ve yeşil olmak üzere üç adet olduğunu bildiğimiz sancaklarımdan birinin rengi olarak görmekteyiz. Dolayısıyla, artık İslâmî dönemde yeşil renk, hususiyle kendilerinin peygamber soyundan geldiğini kabul edenlerin, yani “seyyid”lerin sembolü haline gelmiştir. Dinî hüviyetli kimseler yeşil kisve giymiş, yeşil cübbe, yeşil sarık kullanmışlar, türbeler umumiyetle yeşile boyanmış veya yeşil çuhayla örtülmüştür.
Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda üç seri makale halinde, “Bayrağımız ve Ay-Yıldız Nakşı” konulu güzel bir inceleme yazısı yazmış bulunan Miralay Ali Bey bu makalede, yeşil rengin, artık bundan dolayı, Türkler tarafından levn-i ruhanî, yani ruhanî renk olarak kabul edildiğini ifade etmektedir. Yeşilin ruhanî renk olarak kabul edilişini, komşumuz İran’daki bir diğer Türkmen devletinin tarihinde de görüyoruz. Şah İsmail devrinden itibaren Safevî devletinin bayrağı yeşil renkte idi. Çünkü Safevîler kendilerini seyyidlerden, yani Hz. Peygamber ailesinden kabul ediyorlardı. Vaktaki Nadir Şah Avşar, İran’da iktidarı ele geçirdiği zaman yeşil bayrağı beyaza tebdil ediyor.1 Bunun manasını, biraz sonra Hz. Peygamberin üç renkli sancağından söz ederken açıklamak istiyorum.
Sarı renge gelince, yine bu rengin de Türk mitolojisindeki Ülgen’le doğrudan doğruya bağlantılı olduğunu görüyoruz. Çünkü inanışa göre, Ülgen’in öyle bir sarayı vardır ki, bu sarayın kapıları altındandır ve Ülgen de altın bir taht üzerinde oturmaktadır. Bugün kullanılan sarı da, Osmanlı devletinde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı da hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla, sarı renk Türklerde Ülgen’in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için, aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür.
Rahmetli Bahaeddin Ögel, Yusuf Has Hacib’in bir kaydında geçen “Ağdı kızıl bayrak, doğdu kara toprak” sözünü açıklarken, burada al bayrağın tıpkı alevin yükselişi gibi yükselerek gökleri tuttuğunu ve tozun da yeri temsil ettiğini söylüyordu. Bunun bir başka temsil tarzını bir başka örnekte de görmek mümkündür. Aşağı yukarı Anadolu’daki Şeyh Cüneyd hadisesi sonrasında Safevî devletine vücud vermek üzere Anadolu’dan İran’a göçmüş olan Türkmenler hadisesine kadar, tâ Hazar ötesi Türkmenlerinden Adalar Denizi’ne yani Ege Denizi ne kadar uzanan geniş sahada yaşayan Türkmenleri örnek vermek istiyorum.
Türkmenler, göğü tutan al rengin, (savaş bayrağı ise kızıl rengin), sembolü olarak kafalarına kızıl keçe külahtan baş kabi, baş örtüsü giymişlerdir. Kızıl keçe külah giyen Türkmenler, yerin, arzın merkezinin, Ülgen’in sarayının ve tahtının sembolü olan san rengi de ayaklarına çizme olarak edik olarak giyerlerdi ki, bugün hepimizin bildiği “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” sözünün kaynağı budur. Ayak, yeri, dünyanın merkezini ifade ediyor. Baş da yücelen alevi, alı, yalavı, al bayrağı ifade etmektedir. Birtakım insanlar, sonradan, eğitimsizlik ve cehalet yüzünden bu konuda birtakım efsaneler türetmişlerdir. Meselâ, “Hz. Ali efendimiz bir savaşta yaralanmış, başını beyaz bir sargıyla bağlamışlar. Ama kan akınca o beyaz sargı kızıla dönüşmüş. Kızılbaş deyimi oradan geliyormuş, vs…” Bu bir halk yakıştırmasıdır. Olayın aslı şudur: Şeyh Cüneyd’in Safevî Dergâhı adına yaptığı propagandalar üzerine, O’nun görüşlerini benimseyen Türkmenler İran’a göç ederek orada Safevî Devleti’ni kurdular. Bu göç hadisesi olunca, Anadolu’da kalan kesim kızıl keçe külahlarının üzerine beyaz bir Osmanlı mücevvizesi sardı. İran’a gidip Safevî Devleti’ni kuranlar kızıl keçe külahlarıyla kaldılar ve bu yüzden “Kızılbaş” olarak adlandırıldılar.
Bu üç rengin yani sarı, kırmızı ve yeşilin bizde birlikte kullanıldığına ilişkin konuya gelince, sarı, kırmızı ve yeşil rengin Türklerde beyler zümresinin bir sembolü olarak kullanıldığına dair şimdilik en eski bilgimiz Göktürkler dönemine ait bulunmaktadır. Bu cümleden olarak 1935′den itibaren Rus arkeologu S.V. Kiselev tarafından Altay ve Sayan dağları bölgesinde yapılan kazılarda 7.-8.yy. Türk aristokrasi zümresine mensup beylere ait olduğu şüphesiz olan mezarlar bulunarak açılmıştır. Tuyahtı denilen yerde açılan kurgandaki, yani mezar höyüğündeki mezar oldukça sağlam bulunmuştur. Soyguncular ancak atların bulunduğu kısma dokunabilmişlerdir. Mezarda başı kuzeydoğuya yönelmiş bir erkek iskeleti bulunmuş ve iskeletin üzerindeki elbiselerin üç kat olduğu anlaşılmıştır. Üst kat koyu kırmızı ipekten, ortadaki kat yeşilimsi ipekten, içteki kat da altın sarısı renginde ipektendir. Bakınız burada da altın sarısı bizdeki sırma sarısı, çıkıyor karşımıza. Bu konuda bize merhum Abdülkadir İnan, “Altaylarda Bulunan Eski Türk Mezarları” başlıklı, T.T.K. Belleten’inin 1947 yılında yayınladığı 43. sayısındaki makalesinde bilgi vermiştir.2 Sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün yan yana ve hükümdarlık sembolü olarak sancaklarda kullanıldığına dair en eski bilgimiz ise, Selçuklular dönemine ait bulunmaktadır. Bununla ilgili olarak Şiî İslâmın büyük vaiz ve âlimlerinden İranlı Abdülcelil el-Kazvinî 1161-1165 yılları arasında yazdığı Kitâbü’n Nakz adlı eserini, (bu eser 1952 yılında İran’da basılıp, çoğaltılmış bir eserdir) Hâce Nasîbî adlı bir Sünnî âlimin kaleme aldığı Fadaihü’r-Ravafız (Râfızîlerin Fadîhlikleri) adlı eserde, beyaz bayrak kullanmalarından dolayı Şiayı râfızîlikle itham edişine cevap vermek üzere yazmıştır. Kitabını fadîhlik olarak adlandırılan şeylere cevap vermek amacıyla kaleme alan Kazvinî, bu kitabın sıralamasına göre 26. maddesini beyaz bayrak meselesine ayırmıştır. Bu maddede cevap verirken diyor ki, “-Şia beyaz bayrak sahibidir-, şeklinde söylenen söz yalandır. Çünkü halkın bayrağa sahip olmak âdeti yoktur. Şia hükümdarları yeşil, beyaz ve her renkten bayrağa sahiptirler. Ancak Abbas’ın şiarı ve özel rengi olan bayrağı kullanmazlar. Siyaha Abbasî halifeleri sahip olunca diğerleri zaten onlara benzeyemezlerdi. Görmüyor musun ki, Selçuklu hükümdarları ve sultanları eğer yüz bin kişilik bir ordu toplasalar, o orduda siyah bayrak bulunmaz. Yeşil, kırmızı ve sarı bayraklar vardır ve onları kullanırlar. Tabiî bu, halife ile halife olmayan arasındaki fark belli olsun, diyedir. Fakat şüphe yok ki, Şia mezhebi, peygamberin beyaz, siyah ve yeşil bayrağı olduğuna kesin olarak inanır. Peygamber siyahı Abbas’a verdi. Onun çocukları babalannı takip ettiler. Yeşili Osman b. Affan’a verdi. Melikler ve sultanlar onu takip ettiler. Beyazı da Mekke’nin fethedildiği gün Sâd ibn Abbâde-i Ensatî’den geri aldı ve Emîıv’1-müminîn’e, yani Hz. Ali’ye verdi. O halde ey insafsız Nasîbî, eğer Osman’ın ve Abbas’ın yolunu takip etmeyi mülhidlik saymıyorsan, Şia’nın Emîrü’1-müminîn’in, yani Hz. Ali’nin yolunu takip etmesini niçin mülhidlik sayıyorsun?” Kazvinî devam ediyor: “Hâce Nâsibî bilsin ki, beyaz bayrağa sahip olmak mülhidlik değildir.”‘ İşte böylece biz, büyük bir şans eseri olarak, böyle bir drî meseleye yahut mülhidlik ithamına cevap verilirken, Abdülcelil elKazvin”ı’nin Hâce Nâsibî’ye yazdığı cevaplar dolayısıyla, Büyük Selçuklu ve tabiî onların devamı olduğu için Anadolu Selçuklularında da hükümdarların Abbasî geleneklerine bağlı olarak siyah hükümdarlık bayrağından başka bilhassa ordularında sarı, kırmızı ve yeşil bayraklar kullandıklarını öğrenme fırsatı bulmuş oluyoruz.
Yine, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin gerek yanyana gerekse içiçe olarak Osmanlı döneminde, devletin sona erişine kadar çok yaygın bir biçimde kullanıldığını görüyoruz. Anlaşıldığına göre. bu üç rengin Osmanlılarda aynı bayrak üzerinde birlikte kullanılması Orhan Gazi zamanına kadar gitmektedir. Nitekim Miralay Ali Bey bu konuda bize şu bilgiyi vermektedir: “Orhan Gazi Bursa gibi meşhur bir şehri zaptedip başşehir yaptıktan sonra teşebbüs buyurulan ilk teşkilât-ı askeriye sırasında eski kırmızı renkli harp bayrağının ortasına şekl-i beyzîde (oval biçiminde), yeşil bir levha eklenmiş ve levha üzerine de yek diğerinden ayrı ve ardarda sıralanmış üç sarı hilâl nakşı işlenmiştir.”" İşte Osmanlıların, Mahmut Şevket Paşâ’nın da az aşağıda işaret edileceği üzere Zât-ı Hazret-i Padişahi’ye mahsus sancak dediği sancağı budur ve Orhan Gazi ile başlamaktadır.
Aynı yazarın şu kaydı da dikkate şayandır. Şöyle diyor : “Devlet-i Âliyye’de yani Osmanlı Devleti’nde ihdas buyurulan bayrakların kâffesi esas itibariyle, beyaz, kırmızı, yeşil ve sırma rengi olan sarı renkten ibarettir ki, beyaz Hz. Peygamberin aksancağından, sâir renkler ise Orhan Gazi sancağından alınmıştır.”5
Miralay Ali Bey’in incelemesinin bir başka yerinde kaydettiği, “Osmanlı sancak ve bayraklarında tarihî beyaz renkten maada kırmızı, yeşil, sarı renkler kullanılmıştır” şeklindeki ifadesi de bu konuda yeterince açık bir fikir vermektedir.
Buna paralel olarak, meşhur Sadrazam Mahmut Şevket Paşa da Osmanlı Teşkilât ve Kıyafet-i Askeriyesi adlı eserinde, “Sultan Alâeddin-i Selçukî tarafından Osman Gazi hazretlerine gönderilen alem beyaz renkte olduğu cihetle Selâtîn-i İzâm-ı Osmaniye önlerinde evailde beyaz bayrak çekilmiş ise de muahharan padişahan-ı izama mahsus olmak üzere yeşil bir zemin durumunda beyaz kılaptan ile işlenmiş üç hilâli hâvi veyahut, kırmızı bir zemin ortasında ve yeşile boyanmış bir şekl-i beyzî derununda sarı sırmayla işlenmiş birbirinin gerisinde kezalik üç hilalî muhtevi bulunan iki nevi sancak dahi isti mâl edilmiştir.” demektedir.6
Mahmut Şevket Paşa, yeniçeri ocak sancağıyla ilgili olarak da şu tanımlamayı yapmaktadır: “Yeniçeri sancağı yarısı yeşil yarısı da kırmızı renkte olup, kenarları sarı sırma harçlı ve ortasında kezalik sarı sırma ile işlenmiş bir zülfikârı (bu, Hz. Ali’nin kılıcının sembolüdür) hâvi idi. O, eyalet askerlerinden topraklı süvarisi tesmiye olunan tımarlı sipahiler için de” yarısı kırmızı ve yarısı yeşil ve ortasında sarı sırmayla işlenmiş bir zülfikâr ile dört sarı hilâli, hâvi ve uç tarafı yırtmaçlı bir bayrak çekerler idi.” demek suretiyle sipahilerin de sarı, kırmızı ve yeşil renkli sancaklar kullandıklarını ifade etmektedir.7
Diğer taraftan, yine Miralay Ali Bey, paşalara mahsus sancağın “sarı sırma, onun dahili yeşil, sonra sırma ile tefrik edilen uzun kıta kırmızı ve onun dahili daire şeklinde sırma işlemeli dairelerden” ibaret olduğunu söylerken, vezir sancağıyla ilgili olarak da, onun “ortasının kırmızı renkli harirden, yani ipekten mensuç olduğunu, (dokunduğunu), bu kısmın hududu ile vasatına (ortasına) karib (yakın) görülen müttehidü’1-merkez (merkezleri bir) üç daire sırma ile işlenmiş” olduğunu kaydeder.8 Yine, “mezkür kırmızı renkli kısım ile sancağın kenarı arasındaki kısım yeşil renkli harirden, (ipekten) işlenmiş olup, etrafı sarı sırma işlemelidir.” diyerek sözlerine devam eder. Anlaşıldığına göre ilk muntazam süvarimiz olan müsellemlerin bayrakları da yeniçeri bayrağının aksi olarak, “nısf-ı balası yani üst yarısı yeşil, -yeniçerilerde üst yarısı kırmızı idi-, nısf-ı diğeri kırmızıdır ve ortasında sarı sırmayla işlenmiş zülfıkâr ile dört hilâli hâvidir”. Yani müsellerriler de yeniçeriler ve sipahiler gibi sarı, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç renkten müteşekkil bayrak kullanırlardı. Herhalde Kıbrıs’a kadar yansıması da Osmanlı döneminden kaynaklanmaktadır diye düşünüyorum. Bütün bunlara ilâve olarak merhum Fuat Köprülü’nün Kanunî devrinde Macaristan seferine çıkan orduya kumandan tayin edilen Sadrazam İbrahim Paşa’ya beyazdan başka yeşil, san, kırmızı sancak ve bayraklar verildiğini bildirmiş olması, söz konusu üç rengin sancak ve bayrak rengi olarak ne kadar yaygın bir biçimde kullanıldığını göstermektedir.9
Osmanlı sancak ve bayraklarından başka bazı devlet memurlarının ve askerlerinin kıyafetlerinin neredeyse tamamının san, kırmızı ve yeşil renklerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Bu cümleden olarak Mahmut Şevket Paşa’nın eserinde yer alan vezir, iç oğlan başçavuşu, vezir baş tebdili, vezir tatar ağası, kolbaşı, defter emini, şâtır, saka, aşcı ustası gibi vazifelilerin kıyafetlerinin bu üç renkten müteşekkil olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan sarı, kırmızı ve yeşil renklerin Osmanlılarda devletin sonlarına kadar padişahın hâkimiyet renkleri olarak kullanılmaya devam ettiğinin en parlak örneğini Atatürk’e verilmiş olan altın liyakat ve imtiyaz madalyalarında tespit ediyoruz. Bu madalyaların her ikisi de altın çifte kılıçlı (sarı) ve kırmızı – yeşil şeritli madalyalardır. Bunlardan ilki Çanakkale’de, ikincisi de Doğu cephesinde gösterdiği kahramanlık ve üstün başarılardan dolayı kendisine verilmiştir. Bizde İstiklâl madalyasının harpte fiilen savaşanlara kırmızı şeritli, Büyük Millet Meclisi’ne iştirak edenlere yeşil şeritli, geri hizmeti yapanlara beyaz şeritli, hem meclis üyesi hem cephede olanlara yarısı kırmızı yarısı yeşil şeritli ve ucunda da altın sarısı renkte madeni madalya olarak verileceği T.B.M.M. tarafından belirlenmiştir. Bu, Osmanlı döneminden gelen birtakım millî kültürel değerlerin bir yansımasıdır.
Manas’ın 1000. yılı kutlamalarında Talas’ta idik. San, kırıınzı ve yeşil renkleri bayraklar üzerinde çok gördük. Binlerce insanla birlikte, Sayın Bilginer’le, Sayın Tural’la, Sayın Halaçoğlu’yla birlikte o güzel muhteşem tabloyu görmek mutluluğunu yaşadık. Binlerce kişi özellikle genç kızlarımız tabiatın uyanışını ifade ederken sarı, kırmızı ve yeşil renklerden müteşekkil elbiseler giymiş olarak orada oynuyorlardı. Ama herhalde Türkiye’den birileri önceden gidip de “aman siz bu renklerle giyinin, çıkın” dememiştir. Bir Uygur ressamın resminde bahar, özellikle de Nevruz resmedilirken san, kırmızı ve yeşil renkleri kullanılmış. Yine Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a girişini canlandıran Osmanlı ressamları da yağlıboya tablo yaparken sarı, kırmızı ve yeşil sancaklarla ve kıyafetlerle bu olayı göstermişlerdir. Hakasya’yı bir açık hava müzesi olarak tanıtan broşürde de bu renkleri görüyoruz. Sakaların bayraklarının kenarında da sarı, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç çizgi mevcuttur.
Sözlerini bitirirken şunu söylemek istiyorum. Sarı, kırmızı ve yeşil, tarihimizin derinliklerinden getirdiğimiz mana yüklü renklerdir Göktürklerden başlayarak beylere ve hükümdarlara yani idareci zümreye mahsus, devleti temsil eden renkler olarak, askerî kuvvetleri, ordu birliklerini temsil eden renkler olarak, bir kompozisyon halinde çok yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Bu itibarla, bu renkler hakikaten birtakım kültürel değerlerden kaynaklanıp gelmişse, bu değerleri paylaşan insanları, bağlaması, birleştirmesi, kenetlemesi lâzım gelen değerler olmalıdırlar. Yani, sarı, kırmızı ve yeşil renkler Türkiye’de bölücülüğün, yıkıcılığın, devlet düşmanlığının sembolü olarak değil; bunun tam aksine, tarih ve kültür birliğinin ve bu birliğin sağlayıp pekiştirdiği millî birlik ve beraberlik duygusunun sembolü olarak, millet ve devlete sevgi ve bağlılık duygusunun sembolü olarak kullanılması gereken motiflerdir. Çünkü milletimizi millet haline getiren ortak motiflerimiz, ortak değerlerimizdir. Tıpkı Nevruz bayramı gibi…
DİPNOTLAR:
* Prof. Dr., Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı, Ankara, TÜRKİYE.
1 F. Köprülü, “Bayrak”, A., cilt II, s. 416.
2 A. İnan, “Altay Dağlarında Bulunan Eski Türk Mezarları”, Belleten, Sayı 43, Ankara 1947, s. 570.
3 es-Sadr el-İmam Rüknül-lslâm Sultanü’l-Ulema Melikü’l-Vu’az Nasireddin Ebır-Reşid Abdülcelil İbn Ebi’l-Hüseyn b. Ebi’l-Fazl el-Kazvinî er-Razî, Kitabü’n-Nakz, yay. Seyyid Celâleddin Hüseyn Urmevi, Tahran 1331, h.ş. (Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Kütüphanesi No: 16994), s. 607-608.
4 Mütekaid Miralay Ali, “Bayrağımız ve Ay-Yıldız Nakşı”, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM), sayı 46, s. 195.
5 Aynı makale, TOEM, sayı 46, s. 195.
6 Mahmut Şevket Paşa, Osmanlı Teşkilât ve Kıyafet-i Askeriyesi, Mekteb-i Harbiye Matbaası, İstanbul 1325, s. 38.
7 Aynı eser, s. 39.
8 Miralay Ali bey, a.g.m., TOEM, 48, s. 383.
9 “Bayrak”, İ.A., cilt II, s. 417.
TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENKLER
Mustafa KAFALI *
Binlerce yıllık Türk tarihi boyunca Türk kültür yapısında renkler, belirli manalar kazanmışlardır. Hattâ renklerin milletimizin hayatında büyük bir zenginlik içinde olduğunu söyleyebiliriz. Renklerin yalnız bir manası olmayıp, bazen ifade yerlerine göre birçok farklı anlamlar içerisinde olduğu da bilinir. Her milletin içtimaî yapısında renklerin bir değeri vardır. Fakat bizim burada yapacağımız değerlendirmeler, yalnızca Türk kültür hayatı içinde olanlarıdır. Diğer kültürlerdeki değişik anlamların bizim kültürümüzdekiyle alâkalı olmadığını bir defa daha zikrettikten sonra, bu renkleri sırasıyla izah edelim.
Türk tarihinin muhtelif devrelerinde renklerin yönleri ifade etmek için kullanıldığını biliyoruz. Dört yönün her birisi ayrı bir renk ile şekillenmiştir. Bunlardan kara=kuzey, kızıl=güney, gök=doğu, ak=batı olarak kullanılır.
Bin yıl önce Anadolu’yu fetheden Türkler, Türkiye’nin kuzeyindeki denizi Kara-Deniz, batısındakini Ak-Deniz1, güneyindekini Kızıl Deniz şeklinde isimlendirmiş2, fakat doğuda bu isimle adlandırılacak deniz bulunmadığı için büyükçe bir gölün adını da Gökçe-Göl olarak tanımlamışlardır. .
Bundan başka Orkun kitabelerinde devlet adı Türk Kağanlığı şeklinde geçmekte iken, bir yerde Kök Türk ibaresine rastlanır. Bu ise devletin doğu kanadını belirtmek için kullanılmıştır. Yine bilindiği üzere Hun Devleti’nin batıdaki bölümünün adı Ak-Hun biçiminde ifade edilmekteydi. Avrupa’ya giren Hunlar da, Kuzey Hunlarının devamı olmaları basebiyle Macar kaynaklarında Kara-Huniar olarak bilinirler. Osmanlı tarihinde Bogdan’ın kuzeyi3 ifade edilmek istendiği zaman Kara-Bogdan şeklinde söylenmiştir.
Yine Altun-Orda Hanlığı’nın batı kanadı Ak-Orda, doğu kanadı ise Gök-Orda idi. Buna benzer şekilde dağ, tepe, ırmak, deniz, şehir gibi pek çok coğrafi isimleri bu renkler esas olmak üzere Türk coğrafyasında görmek mümkündür.
Bu dört renkle birlikte kullanılan bir beşinci renk vardır ki, o da “sarı”dır. Sarı renk yön değil, bu dört rengin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirilecek olursa, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade etmektedir.4 Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı, “altın sarısı”dır.5 Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmişlerdir.
Yukarıda zikretmiş olduğumuz gök renk, yabancılar tarafından söylendiği üzere “Türk Mavisi”, turkuvaz şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak gök renk yanında bir diğer rengin daha eşit anlamda kullanıldığını tarihimizde görmekteyiz. Bu renk yeşildir. Yeşil renk Orkun kitabelerinde Yaşıl şeklinde geçmektedir. Kelimenin aslî biçimi olan bu ibare Çin’deki Gök-Irmak karşılığı kullanılmıştır.6 Ayrıca yeşil renk pek çok coğrafi mekanlarda yukarıdaki renkler gibi aynı ölçüde kullanılmaktadır. Anadolu’muzdaki Yeşil-Irmak buna bir delildir. Yaşıl veya yeşil, gençliğin, hayatiyetin ifadesi olan bu renk, Osmanlı sancak renkleri arasında yerini bulmaktadır. Yeşil, kırmızı ve sarı, bu üç renk tarihimizde birlikte kullanılan renkler arasındadır. Bu üç renk bir kompozisyon biçimi içinde tarihimizin derinliklerinden gelen yapıda mevcuttur. Selçuklu Devleti’nin kurulduğu sırada cihan sultanı durumunda olan Tuğrul Beg’in, Sultan Alp Arslan’ın ve oğlu Melik-Şah’ın ordusunda bu üç renkli sancaklar beraber kullanılmıştı. O devrin İslâm kaynaklarında verilen bilgilerde “sultan, Türkmen ordusu ile hareket ediyorsa, bu üç renkli sancak mutlaka orduda bulunurdu” denmektedir. Eğer halifenin arzusuna uygun bir sefer yapılacak olursa, orada halifenin alâmeti olan siyah sancağın da kullanıldığını görüyoruz. Osmanlılarda ise bu üç renkli hilâlli sancaklar aynı zamanda harp sancaklarıdır. Üç rengin manası sırasıyla şöyledir: Yeşil hayatiyet, kırmızı güçlülük ve sarı hâkimiyet demektir. Hattâ Mehter takımındaki sancaklar bu hâkimiyetin üç rengini de sembolize eder. Bütün bunlara ilâve olarak, Osmanlı padişahının resmî sancağı bu üç rengi birleştiren kompozisyon içinde idi.7 Harp tarihi müzesinde ve son Osmanlı sancak ve askerî kıyafetlerine ait kitapta bunları görmek mümkündür.
Renklerin bu manaları yanında bilhassa, kara rengi zengin bir muhteva içinde görmekteyiz. Orkun kitabelerinde kara kelimesi birçok yerde Kara-Bodun şeklinde geçmektedir. Bazı dilci ve şarkiyatçılar kara kelimesini burada “avam halk” manasında düşünmüşlerdir. Ancak bu değerlendirmeyi yapabilmek için zıt manada olan Ak-Bodun’u da bulmak lazımdır. Ak-Bodun ibaresine asla rastlanmıyor. O zaman avam karşılığı olan asil de yok ,demektir. Öyleyse yukarıdaki düşünce tarzının yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Hakiki manayı bulma zarureti vardır. Buradaki kara güçlü ve büyük manasında kullanılmıştır. Çünkü kitabelerde Kara-Bodun itibar edilen, değer verilen bir mefhum olduğu için onun avam halk manasına gelmesi mümkün değildir. Hattı zatında Türklerde sınıf farkının olmadığı bilinir. Bunun en güzel misali Oğuz-Kağan Destanında görülür. Oğuz İli, Oğuz Kağan’ın altı oğlu ve yirmi dört torunundan neşet etmiştir. Diğer Türk illerinden olan Uygur, Karluk, Kıpçak, Yağma, Çigil, Toksı gibi iller ise Oğuz-Kağan’ın amcaları, Or-Han, Kür-Han, Küz Han’ın neslinden gelmektedirler. Destandaki bu an’ane hepsi bir atadan türeyen milletin mensuplarını eşit kılmaktadır.
Bu kısa değerlendirmeyi yaptıktan sonra, Orkun kitabelerindeki vermiş olduğumuz mana yerine oturduğu takdirde metinler anlam bakımından daha da güçlülük kazanmış olacaktır. Zira sınıf farkı olmayan Türk millet yapısında bir ferdin diğerine asalet iddiasında bulunamayacağı gibi, asilin de olmadığı yerde avamlık olmayacağı muhakkaktır.
Kara rengin cemiyet hayatımızda kullanılış itibarıyla bir diğer manası; kara-gün, yas, karalar bağlamak, kara bulutların çökmesi gibi kelime ve terimlerle ifade edilir. Orkun kitabelerinde olsun, Dede Korkut’ta olsun kara renk bir yas, bir ızdırap, bir acının karşılığıdır. Karanın müspet bir manası daha vardır. Kara-Koyunluların hükümdarı Kara Mehmed Beğ ve Kara Yusuf Beğ, Ak-Koyunluların ecdadı Kara Yülük Osman Beğ, Osmanlıların atası Kara Osman Beğ adlan ve lâkaplarıyla metinlerde geçmektedir. Buradaki kara ise, doğrudan doğruya yiğit, kahraman ve alp kişi manasındadır. Kara rengin dil ve edebiyatımızda başka bir manası da vardır. Kara-Samsun, Kara-Maraş gibi şekillerde kullanıldığı takdirde; esas Samsun, esas Maraş’ın neşet ettiği ilk mahâl manasına alınmalıdır.
Yas anlamına gelen kara rengin yanında tarihimizin bazı bölümlerinde Ak ve Gök rengin de yas manasında kullanıldığını görmekteyiz. Bu nokta üzerinde bir araştırma yapmaya ihtiyaç olmakla beraber, bu iki rengin kullanıldığı yerlerdeki ölüm hadiselerinde şahâdet hali vardır. Öyle zannediyoruz ki, bu renkler herhangi bir ölüm için değil, zulümle veya şahadet halindeki durumlar için değerlendirilmelidir.
İzahını yaptığımız renkler yanında bu renklere muadil gibi görünen kullanım tarzlarını da görmekteyiz. İlk akla gelen renklerden Yağız ve Boz kelimeleridir. Orkun kitabelerinde yerin kara ifadesini kullanmak üzere yağız yer denmiştir. Toprak rengidir. Ancak at rengi olarak kullanılacak olursa, siyah at manasına gelir. Yağız kelimesi, yağız yiğit, kara yiğit anlamında dilimizde tabir olarak yiğitlik işareti olarak bilinir. Boz renk ise hem kara, hem de beyazın karışımından meydana gelen kurşunî renge yakın bir renktir. Metinlerde toprak rengi ve at rengi olarak kullanılmıştır. Ak renk karşılığı olmak üzere at rengi olarak kır kelimesi de kullanılır. Ancak kır ile birlikte ala-kır, bakla-kır, boz-kır, kırçıl, demir-kır, gök-kır tabirleri at rengindeki beyazla ilgili renklerin karışımını anlatır.
Ayrıca doru, yine at rengi olarak metinlerde geçmektedir. Doru esasında kestane rengidir. Ama doru yanında, kırda olduğu gibi, yan renkler de vardır. Çünkü atlar her zaman kır, doru, yağız, al gibi renklerde olmazlar, karışık renkleri bünyelerinde barındırırlar. Bu bakımdan yağız doru, açık doru, hurma doru şeklinde at renklerini veya donlarını bilmekteyiz. Bir diğer at rengi olarak al renk vardır. Kızıl renge yakın bir renktir veya kızıla mayil doru da denilebilir. Bu renge ilâve olarak Kula at vardır. Kula at ise kızıl ile bozun karışımı olarak görülür.
Burada bir noktayı daha ifade etmek gerekirse, atın donu tabiri binlerce yıllık kültür tarihimizin temel ibarelerindendir. Türk kültür tarihinde renklerin zengin bir mana içinde olduğu şu kısa makalede dahi görülecek ölçüdedir.
DİPNOTLAR:
* Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü, Ankara, TÜRKİYE.
1 Atatürk’ün Dumlupınar Savaşı’nda vermiş olduğu emir “Hedefiniz Akdeniz’dir” şeklinde olmuştur. Burada kastedilenin Antalya, Mersin veya Adana değil, İzmir şeklinde olduğu gayet açıktır. Zira bu denizin adı Ak-Deniz veya Ak-Deniz’in bir bölümü olarak Adalar Denizi diye yüzyıllar boyunca adlandırılmıştır. Ancak bugün hatalı olarak eski Yunancasının bozulmuş biçimi olan Ege kullanılmaktadır.
2 Kızıl, al ve kırmızı renklerin benzerliğine rağmen ayrı ayrı kullanılışı vardır. Bayrak aldır kan aldır. Güney ise kızıldır. Kiremit kırmızıdır. Bu hususlar dil ve edebiyatımızda farklı kullanılırlar.
3 Bogdan in kuzeyi bugünkü Moldavya Cumhuriyeti arazisidir.
4 Hazar Kağanlığının ilk başkenti Itil Şehri’nin bir bölümü Sarıg-çın, ikinci başkentleri ise Sang-el adlarıyla bilinir. Burada hâkimiyetin merkezi san renk açıkca görülmektedir.
5 Türk hâkimiyet anlayışında gün-doğusundan, gün-batısına kadar ibaresi kitabelerde ve destanlarımızda yer almaktadır. Güneş ışıklarının nüfuz kabiliyeti, hâkimiyet ile özdeşleşmiştir. San rengi bu şekilde değerlendirmek isteyenler de vardır.
6 Kitabelerde Yaşıl-Ögüz şeklinde geçer.
7 Bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsu karşılığı olmak üzere.
TÜRKLERİN TARİHİNDE RENKLERİN YERİ
Cevad HEY’ET *
Sayın Başkan, sayın bilim adamları, aziz dinleyiciler,
Renklerin insanlar üzerinde, hele sinir sistemi üzerinde yaptığı tesir tâ eski zamanlardan beri malûmdur. Bu sahada yapılan laboratuar tecrübeleri bunu ilmî şekilde ispat etmiştir.
İnsanoğlu renkleri tabiatla tecrübe ederek öğrenmiştir. Akşam olduğu zaman güneşin batmasıyla evvelâ mavilik ve ondan sonra karanlık (kara renk) dünyayı bürüyerek, insanlarda sükûn, istirahat ve uyumağa yani muvakkat ölüme hazırlık hali zuhur etmiştir. İşte tabiîdir ki, karanlık ve kara rengi, ölüm ve matem rengi olarak insanların zihninde yerleşmiştir. Bir taraftan da insan sabahın gelmesi ve güneşin doğmasıyla çeşitli renklerin (kırmızı, turuncu ve sarı) zuhuruna şahit olmuş ve onda sıcaklığı da temsil eden bu renklerin tesiriyle işe ve hayata rağbet uyanmıştır.
Türklerin tarihinde renklerin temsil ettiği kavramlar Türk kültürü ve geleneklerinin mühim bir kısmını oluşturmuşlardır. Bu konuyu lâyıkıyla izah etmek için büyük hacimde bir kitap yazmak lâzımdır. Ben burada vaktimin müsaade ettiği kadar bazı mühim noktalara değineceğim.
Türk tarihinde renklerin çok önemli bir yeri vardır. Türkler renkleri ifade eden söz ve kavramları, yalnız lugatî-aslî manada değil, belki aynı zamanda mücerret mefhumlar gibi mecazî manada da kullanmışlardır. Ve bunlara ilahî, dinî, millî, coğrafi ve duygusal manalar yüklemişlerdir.
Türkler zevk, düşünce ve inanışlarına göre bazı renkleri sevip, onları uğurlu saymışlardır. Hattâ bazen bir renge ilahî bir boya da vermişler ve onu Tanrı’nın rengi gibi kabul etmişlerdir (Gök rengi gibi). Bazen de bir rengi uğursuzluk timsali gibi görmüşler ve ona karşı kuşku ve nefret beslemişlerdir; meselâ kara ve sarı renkleri gibi. Bazı renkler aynı zamanda bir semti veya büyüklük ve azameti temsil etmiş ve böyle bir duygu ve düşünce ile dağları da renklerle adlandırmışlardır; meselâ Akdeniz, Kâradeniz, Karadağ, Karabağ gibi.
AK RENK
Türklerde ak renk beyazlığı göstermekle beraber, temizlik, arılık, büyüklük ve yaşlılığı da ifade etmiştir. En eski Türk devleti sayılan Hunlarda ak renk, adalet ve güçlülüğün sembolü olmuştur. Devlet büyüklerinin savaşlarda giydikleri elbise ak renkte imiş; komutanlar adi askerlerden seçilmek için ak elbise giyinirlermiş. Cengiz Han da ak elbise giyer ve ak ata binermiş. Onun tuğu ile bayrağı da ak renkliymiş. Selçuklular ve Osmanlılardaki ak sancak da bu geleneğin bir devamıdır. Dede Korkud’daki “ak alemler” sözü de bu bayrağın kutluluk ve azametinin ifadesidir. Ak renk Hunlardan beri aynı zamanda batının rengidir. Türklerin batıdaki denizlerine Akdeniz demeleri de herhalde tesadüfi değildir.
Eski Türklerde ak sözü daha çok Oğuzlarda kullanılmış, diğer Türklerde ak yerine daha çok “ürüng” sözü yayılmıştır. Batı Türklerinde “aksakal” deyimi, yaşlı, akıllı ve bilge bir kocayı aklımıza getirirken, Kutadgu Bilig’de, Doğu Türklerinde ölümün yakınlaştığını hatırlatır, “sakalın ürüng olunca ölüm yaklaştı” denmektedir (Bahaeddin Ögel). Oğuz Türklerinde bugün dahi “aksakal”ın halk arasında büyük önemi vardır.
Ak rengi eskiden beri iyiliğin kara renk ise kötülüğün sembolü olmuştur. Altay Türklerinde “Ak Ata” destanlarda insanlığın ulu babası ve Hz. Âdem’in karşılığı olmuştur. Türk mitolojisinde “Ak Han” meşrû bir han demekti. Halbuki “Kara Han” gayri meşrû bir han anlamına gelmekteydi. Oğuz Destanı’nda, İslâmiyet’e karşı gelen ve töreyi ayak altına alan Oğuz Han’ın babası da “Kara Han” unvanıyla tanınmıştır. Oğuz Türklerinde “Aksakallı Ata” ve “Ak Bürçekli Ana” deyimi Dede Korkud’da çok geçmektedir. Altay ve Kuzey Türklerinde “Ak Şamanlar” gökten demiri yere getirmişler; ona göre bunlara “Demirci Şamanlar da denilmiştir. Tabiî demirciliğin asıl ustaları Göktürkler olmuştur.
Türklerde yas elbisesi kara olduğu halde şehit bayrağı aktır. Anadolu’nun fatihi Alp Arslan, Malazgirt Meydan Savaşı’na giderken ak elbise giymiş ve atının kuyruğunu kestikten sonra namazını kılıp savaşa hazırlanmıştır. At kuyruğunu kesmek ölüme hazırlık ve aynı zamanda bir yas işaretidir. Tabiî Alp Arslan Müslüman olduğu için bu işiyle kefen de giymiş oluyordu.
Evin ve otağın aklığı Dede Korkud’da uğur alâmetidir. Meselâ, “Bayındır Han bir toy yaptı ve böyle dedi: Oğlu olanı Ak otağa, kızı olanı kırmızı otağa ve çocuğu olmayanı da Kara otağa (çadıra) konuk etsinler. Elbette kırmızı sözü Farsça’dır, Türkçe’ye sonradan girmiştir. Eskiden onun yerine kızıl sözü denirmiş. Burada aklık, temizlik, arılık ve kutluluğun; kırmızı, erginlik (buluğ) ve muradın ve mutluluğun remzidir. Tabiat varlıklarından dağ bulut, taş ve yıldızlar da ak renkle adlandırılmıştır. Kuzey Türklerinde ak tuğ, mukaddestir ve iyi ruhların barındığı yerdir. Ak bulutlar, iyi günün, kara bulutlar ise kötü günün habercisi olmuşlardır. Aktaş insan ismi gibi de kullanılmıştır. Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin bayrakları da ak ve üzerinde ak veya kara koyun resimleri olduğu için uğur bakımından farklı değillerdi.
KARA RENK
Kara sözü eski Türklerde kuzeyin sembolü olmuştur. “Kara Yel”, Kuzey rüzgârı demektir. Kara yel soğuktur. Kara kış sözü de soğuk kış manasına gelmektedir. Türkler güney ve batıdan gelen sıcak yellere Ak yel demişlerdir. Ak yelleri Tanrı’nın gezintisi olarak anlamışlardır.
Kara gece, Kara tün sözü renkten çok karanlığı yani ışıksız bir dünyayı ifade eder. Bugün Anadolu’da “kara” denince denizin dışındaki toprak parçaları akla gelir.
Kara renk genellikle uğursuzluk ve yas alâmetidir. Dede Korkud’da “kara donlu kafir” sözü Hıristiyan keşişlere işaret etmektedir. Yine Dede Korkud’da “ak çıkarıp kara giyme” sözü de yasa alâmet eder. Yalnız şehid bayrakları akdır.
Bir de (Azerbaycaıi da) eski Türklerde olduğu gibi çingeneye “karacı’ (kereçi) derler. Kara Halk veya Karabudun sözü Türk âbidelerinde millet karşılığı olarak söylenmiştir. Dede Korkud’da kâfirlerin evlerine “Kara Tonguz damı” denilmiştir.
Kara aynı zamanda büyüklüğü gösteren bir mefhum gibi de kullanılmıştır. Meselâ Çağatay kültür çevresinde “Kara Çerik” büyük ve yürüyüş halinde olan ordu demektir. “Kara orman, Karayış’ da büyük, kalabalık orman manasını ifade etmekte, aynı zamanda karanlık ve sihirli bir düşünce anlamına gelmektedir. Karadağ, yüce, göklere yükselen büyük dağdır. Bu sözle korku ve saygı da yanyana ifade edilmiş olmaktadır.
Kara rengin uğursuzluğunu bildiren sayısız deyim ve atasözü vardır. Meselâ, “kara bağrım”, “kara gönüllü”, “kara gün”, “kara günlere kalmak”, “karalar bağlamak”, “kara giymek”…
“Kara yanına varma, kara bulaşır.”
” Kara yumakla ağarmaz. “
” Karadan öte renk yoktur. ”
” Kara haber tez duyulur. “
Bununla beraber bugün dahi birçok Türk köylerinin adı karayla bağlıdır. Profesör Özcan Başkan, Anadolu köylerinin adlarını incelerken renklerle bağlı şu sonuca varmıştır: Kara – 2500 köy, Gök1500 köy, Ak- 800 köy…. Burada renkler sıfat gibi kullanılmıştır. Müellifin fikrine göre bu adlandırmalarda yerin de çevresinin renk hususiyetleri mühim rol oynamıştır.
KIZIL – KIRMIZI RENK
Kırmızı renk esas renklerdendir, ve tabiatta bu rengin örneği ateş (od) ve kan’dır. Demek ki bu renk heyecan, kudret ve akıncılık sembolüdür.
Kırmızı sözü eski Türkçe’de yoktur. Onun yerine kızıl sözü kullanılır. Kırmızı sözü Sogdca veya Farsçâ’dan Türkçe’ye geçmiştir. Kanın da rengi kızıldır. Kızıl rengi bir kaç manada kullanılmıştır. Meselâ, hile ve kurnazlık için. Türkçe’de hile sözünün karşılığı aldır. “Al etmek”, hile yapmak demektir. Eski Türk edebiyatında hilenin sembolü “kızıl tilki”dir. Kutadgu Bilid’de “Ala bolsa kazıl tilki teğ’ sözü buna bir misaldir. “Kızıl dil”, kötü dil demektir. Kutadgu Bilig’de böyle bir cümle vardır: “Kızıl dil, seni kısa yaşlı kılar.” Kızlar için mutluluk, erginlik ve ağırbaşlılığı ifade eden Kırmızı renk Türklerde bir düğün ve gerdek rengidir. Dede Korkud’da evlenecek kız ve damat kırmızı kaftan giyerler. Gerdek otağı da kırmızıdır. Kızlar diğer günlerde dahi kırmızı elbise giyerler. Kızıl elbise hizmet etmek ve ağırbaşlılık alâmetidir. Halbuki yeşil elbise yaranma ve biraz da kırıtmayı gösterir. Hakanın otağı da kırınızı renkte olurmuş. Türklerin aşiret bayrakları, özellikle savaşta götürdükleri bayrak kızıl renktedir.
GÖK RENK ve MAVİ RENK
Gök ve mavi, gök ve suyun simge ve alâmetidir. Gök ve su insanlık tarihinde mukaddes sayılmıştır. Gök rengi sonsuzluğu, türeyişi, emniyet ve huzuru telkin eder ve sinirler için kırmızının aksine olarak sükûn ve huzur verir. Gök rengi dostluk, sadakat, vefa, aydınlık, temizlik ve ruhanîlik sembolüdür.
Gök renginin Türklerde hudutları geniştir; göğermek, yeşermek, yani yeşillik de buna dahildir. Gök, kırmızı ve ak renkleri Türk kültüründe en çok değer verilen renklerdir.
Gök, göğün rengi hem de göğün adıdır. Türkler eskiden Gök Tanrı’ya taptıkları için Gök, Tanrı’nın, ululuğunun ve yüceliğinin bir sembolü olmuştur. Uygur yazısıyla yazılmış Oğuz Han Destanı’nda şöyle bir ibare vardır: “Ufukta gök bir kurt (böri) görünür. Oğuz Hakan’ın ordusu kurdu izler, kurt bir yerde kaybolur. Oğuz Hakan, Tanrı bizim buraya gelmemizi buyurdu, deyip orada.durur.” Gök Böti veya Gök Kurt, Tanrı’nın alâmet ve habercisi gibi Türklere yol göstermiştir.
YEŞİL RENK veya YAŞIL RENK
Yeşil veya yaşıl renk, mavi ve sarı rengin terkibinden meydana gelir. Sarı renk sıcaklık, mavi renk de sakinlik ve huzuru yeşil renge vermişlerdir. Yeşil renk tabiatta ağaçların ve bitkilerin sembolüdür. Bitkilerin göverme ve büyümelerine sebep güneş ışığı (sarı) ve sudur (mavi). Yeşil bitki genç ve diridir. Bu yüzden yeşillik, gençlik ve hayat nişanıdır.
Yeşil renk din, iman ve ebediyet simgesidir. İslâm dininde bu renk üzerinde çok durulmuştur. Ulu peygamberimizin ehl-i beyti ve evlâtlarının da alâmet ve simgeleri yeşil olmuştur; ve bu günde peygamber evlâdı sayılan seyyidlerin şah ve alameti yeşildir. Bizde yeşil sözü eski Türkçe’de olduğu gibi “yaşıl” olarak telaffuz edilir, ve “yaş” kökünden geldiğini hatırlatır. Bu söz Dede Korkud’da yok gibidir, onun yerine gök sözü kullanılmıştır. Fakat Kutadgu Biliğ de çok sık geçtiğini görüyoruz. Daha önce, kızların düğünlerde ve diğer vakitlerde yeşil elbise giydiklerine ve bu rengin biraz da cilve ve kırıtmağı andırdığına işaret etmiştik.
SARI RENK
Sarı renk güneşin rengi ve alâmetidir. Ona göre, bazı estetikçiler bu rengi ferahlandırıcı ve parlaklık ve aydınlık remzi gibi değerlendirmişler ve onu ilim, marifet, zeka, akıl ve hakikat timsali bilmişlerdir. Çin ve Garp Hıristiyan medeniyetinde sarı renk mukaddeslik sembolü olmuştur. Bu yüzden kiliselerde ve mukaddes adamların resimlerinde bir ışık hâle gibi sarı rengi kullanılmıştır. Fakat sarı renk kara ile karıştığı zaman büyük ressamların tablolarında, korkaklık, kıskançlık, hile, hıyanet, ve hastalık sembolü gibi kullanılmıştır. İran kültüründe bir çok yerlerde sarı renk nefret ve hastalık alâmeti gibi tanınmıştır.
Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in fikrine göre, sarı renk Çin İmparatorluğu’nun rengidir. Çin imparatoru sarı elbise giyinir ve birçok armaları, amblemleri, hattâ Çin ejderhası bile sarıdır. Türklerin destanlarında sarı renk kötülük ve felaket sembolüdür. Ancak tabiat ve bahardaki çiçek tasvirlerinde istenerek kullanılmıştır. Sarı ejderha Türk masallarında kuşku ve kötü duygular veren bir motiftir ve Oğuz Destanı’nda yiğitlerin yiğitliklerini ispat edebilmeleri için böyle korkunç bir hayvanı öldürmeleri şarttı.
Sarı renk aynı zamanda hastalık sembolüdür. Yüzün sararması da bir hastalık alâmeti gibi görülür. Sarıbeniz. Çingiz Han ile birlikte sarı renk devlet sembolü olarak önem kazanmıştır. Sarı Ordu, Çingiz Han’ın torunu, Batu Han’ın otağı veya başkentiydi. Sonraları Sarı Ordu yerine Altın Ordu denmiştir. Orta Asyâ da büyük çöllere de Sarı Çöl denilmiştir. Çünkü bunlar hakikaten sarı renktedir.
AL RENK
A1 sözü 11. yy. kaynaklarında bir bayrak adı gibi geçmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un Divanında al veya turuncu rengini Türklerin uğurlu saydığı ifade edilmektedir. Hakanlık sembolü olan Al Damga, Çingiz Han’la şöhret kazanmıştır. Oğuzlar damgaya togra veya tuğra diyorlardı. (K. Mahmud). Al uğurlu bir renktir ve hakanların rengidir. Oğuz Destanı’nda Oğuz Han’ın gözlerinin renginin al olduğunu öğreniyoruz. AI, kırmızı rengin solgunudur. Dinde ve sihirde al rengi iyi ve uğurlu değildir. Meselâ, gebe kadınlara kötülük yapan “al bastı ruhu” veya “al kavadlı Azrail” (Dede Korkud) olduğu gibi.
KAYNAKLAR
EYÜBOGLU , İsmet Zeki, Anadolu İnançları, Anadolu Mitolojisi, Geçit Kitapevi, İstanbul.
GÖKYAY, Orhan Şaik, Dedem Korkut Kitabı, İstanbul 1974.
HALİGİ, Davud, “Deriçeibecehanıreng”, (seri makale), Ümid Zencan Gazetesi, Tirmurdad sayıları, 1374 Zencan.
KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürü Tarihine Giriş, cilt 6, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1991.
YOHANS, İtev, Renk Kitabı, çev: Mehmet Husayn Halimî, Tahran.
DİPNOTLAR:
* Dr., 151 North Felestin Avenue, Tahran, İRAN.
TÜRK DÜNYA BAKIŞINDA RENG
Kâmil Veli NERİMANOĞLU *
“Uyma, ey dil helgide yohdur
sedaget rengidir,
Mescidü meyhane reng, eyşü
ibadet rengidir.
Meyü riya, meşuge geş hüsnü
vecahet rengidir.
Rengidür her dürlü matem,
her masarrat rengidir.
Anla, ey ebnay-i – hilget, cümle
hilget rengidir.
“Rengdir”
(Samed Mensur)
“Ak, kara, sarı, ye,sil, kırmızı,
Heresi bir sınagla bağlnır.
Biri hasretimizi hatırladır,
Biri derddimizi hatırladır,
Biri derdimizi, biri arzumuzu
Heresinde bir mana arayıb,
Kim bilir, kim sınamış
Kim bunu ilk defa demiş
Kara – matem, Kırmızı – bayram… “
“Rengler”
(Resul Rıza)
Reng dünyasının insanoğlunun ve toplumun hayatında oynadığı rolü geniş şekilde açıklamağa ihtiyaç yoktur. Çünkü mitlerden çağdaş şiire kadar çok büyük zaman yolunda rengler ister etnik-psikoloji, isterse mitik, ya da isterse edebî-poetik bakımdan çok mühim rol oynamıştır.
Şu faktör her şeyden önce rengin insan hayatındaki fonksiyonu ile, doğa-insan, doğa-toplum ilişkisindeki çok yönlü fonksiyonu ile bağlıdır. Dünyayı idrak eden eski insanın reng dünyası kapasite bakımından mahdud olsa da, rengin dünya bakışında önemi çok mühim olmuştur.
İnsan-doğa münasebetlerinin ana kaynağında dayanan amiller içerisinde güneş mühim rol oynuyor. Böyle ki, tüm rengler, tonlar güneşle bağlıdır, ve tüm renglerin annesi beyaz-ak rengdir.
Şu bioloji, fıziksel, kimyasal faktör ana renglerin yaranması, dilde, tefekkürde yer alması, zaman zaman değişmesi toplum hayatını öğrenmek için, öylece de insan dünyasını öğrenmek için mühim ehemiyyet taşıyor.
Renglerin kelime ifadesi, hemin kelimelerin anlamı, şu anlamların değişe-değişe bugünümüze gelip çatması çok meraklı ve zengin bir konudur. Biz bu konuyu Türk edebiyatı, Türk yazılı âbideleri ve örf ve âdetleri ile bağlı bir şekilde incelemeye çalıştık.
Türk tefekkür terzinde rengler inanışla kırılmaz bir şekilde bağlıdır. Bu alanda araştırma aparan A. İnan, B. Ögel, O.Ş. Gökyay, A.N. Kononor, A. Caferoğlu, S.G. Klyaştornıy, O. Sertkaya, M. Seyidov, S. Divitcioğlu ve başkalarının ışık tuttuğu bu problemin bütünlükde bilimsel aydınlığa kavuşması için biz aşağıdaki şartları zaruri sayarız.1
1) Mitolojide reng;
2) Efsane, masal ve destanlarda reng;
3) Deyimlerde ve canlı halk dilinde reng;
4) Orhun – Yenisey âbidelerinde reng;
5) Uygur âbidelerinde reng;
6) Kaşgarlı Mahmud’un “Divanı”nda reng;
7) Y.H.Balasagunlıi nun “Kutadgu Biliğ’inde reng;
S) “Oğuzname”lerde ve “Kitabi – Dede Korkut”da reng;
9) Türk Divan Edebiyatında reng;
10) “Manas”, “Alpamış”, “Köroğlu”, “Koplandı Batır” vb. destanlatında reng;
11) Çağdaş edebiyatda reng;
12) Türk onomastiğinde, özellikle toponimlerde sanat (boyacılık, halıcılık) alanlarında reng;
13) Hayvanlarda, özellikle at, koyun, deve türünde rengler, tonlar.
Etnik, mitoloji sosyal, kültürel, politik açılardan renglerin analizi adı geçen eser ve kaynaklara dayanıyor.
Analize geçmezden önce bir sıra tasviri faktörlere dikkat yetirek. Orhun-Yenisey yazılarında, Uygur abidelerinde, M. Kaşgarlı “Divan”ında ve “Kutadgu Bilig”de işlenen reng anlamı bildiren sözler şunlardır:
Cıl – Çokanlamlı bu kelime al gırmızı al-gırmızı, acıg gırmızı, nannca, gonur (göze aid) anlamlarında kullanılır.2 “Âlt” “aşağı”, “ileri” anlamında da kullanılan bu kelimenin istigamet ve, reng anlamları arasında semantik ilişki mantıksaldır. Bu barede bir az sonra, hemin kelimenin yalan, uyduruk anlamları hakkında bu anlam ilişkisi açık değildir. Yalnız burada Azeri Türkçe’sinde kullanılan “ağ yalan” deyimini diggata çatdırmak gerekli olabiler.
“Kitabi – Dede Korkut”da yanak ve kanat kelimelerinin tayini gibi kullanılır.3 Bizce, altın, alov yıldırım, yıldız… kelimelerinin etimolojisi al kelime-yuvası ile bağlıdır.
Bu kelimeden türemiş ala (ela) kelimesi çok az şekilde M. Kaşgarlı “Divan”ında ve Uygur yazılarında işlense de4, “Kitabi – Dede Korkut”da “ela”, “elvan , “ışıklı” anlamlarında leşker, yiğit, göz, at, yılan, köpek, kaz geyik, ördek, tağ, ıan, seyvan, çadır, gönder, kalkan, halı yorgan kat, ok, evren, gerdek kelimelerinin (isimlerinin) tayini, belirticisi gibi geniş şekilde kullanılır.
Azeri Türkçe’sinde ala-bula koşa (çift) kelimesi “elvan”, “hallı”, “rengbereng” anlamında kullanılır.
Ak ~ ağ - (Beyaz). Bu kelime şimdiki boz, çal, gümüşü, parlak beyaz, güney anlamlarında M. Kaşgarlı lugatında ve Uygur metinlerinde, daha çok “Kitabi-Dede Korkut”da sakal, birçek, ten, süd, eller, boyun, et, yüz. melik, alın, bilek, göks, koyun, sungur ~ şongur, bedevi, orman, kayın, kar, tut, yıldırım, saz, kaya, otağ, meydan, kaf tan, ton~don, ışık, elem, sancak, ev kelimelerinin (isimlerinin) tayini gibi kullanılır. İstigamet anlamı daha fazla güneyi bildiriyor. Akca kelimesinin kökenidir.
Kara - Esasen siyah, büyük, aşağı tabaga, kütle, kuzey anlamlarında Orhun Yazıtlarında, M. Kaşgarlı’da, “Kutadgu Bilig”de geniş kullanılan5 bu kelime “Kitabi – Dede Korkut”da saç, bağır, baş, tekür ~ takaror, arslan, tırnak, kan, kaş ~gaş, sakal, kovun, deve, köpek, aygır, tonuz. buğa, buğra, kuş, kaplan, koç, kaz, dağ ~tağ, yer, pusarlık. bulut, dere. da,s ~taş, salkum, deniz, yol, gör ~ gor, otog, keçe ~ kiçe, kavurma, mutbah, ton ~ don, kaftan, küpü, kılıc, kıl, şapka ~ şayka kelimelerinin tayini gibi kullanılıyor.
Gök – Göy, mavi, yeşil, sema, gök yüzü… anlamında işlenen bu kelimenin isim-sıfat fonksiyonu yaygındır ki, bu da eski Türk inanışı – Tanrıcılıgla ilgilidir. Eski Türk yazılı âbidelerinde geniş kullanılan kök kelimesinin reng anlamı, “Kitabi – Dede Korkut”da bedevi, yüz, çayır, tağ, deniz. seyran, bolat ~ polad, sarındı kelimelerini sıfatlandırıyor. Göker (mek), gökerdi kelimelerinin yuvasıdır.
San ~ sarıg - Reng anlamında M. Kaşgarlı, “Kutadgu Bilig”, Uygur yazılarında kullanılıb6 “Kitabi-Dede Korkut”da soğan, giyim, gön, don kelimeleri siyat gibi çıkış ediyor.
Boz - Boz, gri, çal anlamlarında yazılı âbidelerde rastlanıyor.7 Kitabi-Dede Korkut”da ok, aygır isimlerinin sıfatı rolünde kullanılıyor. “Bozaç turğay” tamlamasına da burada rast geliyoruz.
Yaşıl - Yeşil kelimesi yaş-ganc, cavan, yeni sıfattan türemiş kök kelimesinin bir semantik kesiyini ifade etmek fonksiyonu kazanmıştır. Yazılı âbidelerde bu anlamda az kullanılmıştır.8 Kitabi-Dede Korkut”ta kullanılmıyor.
Kızıl - kırmızı, parlak anlamında yazılı âbidelerde kullanılır.9 “Kitabi-Dede Korkut”ta yanag, deve, otag, kaftan, kına, altun kelimelerinin tayini gibi çıkış ediyor.
Bu anlamda kırmızı kelimesi kızıl sözünü sıkıştırıp çıkarmış, yalnızca kızıl bayrak, kızıl ordu, kızıl meydan tamlamalarında eski anlam korunmuş durumdadır.
Türkiye Türkçe’sinde kullanılan kızılcık kelimesinin anlamı rengle bağlıdır. Azerbaycan Türkçesinde kızılcık zoğal kelimesi ile ifade olunuyor. Bunların yanı sıra konur, guba (kırmızı ile sarı arasında bir reng), yağız (konur) renglerine de rast geliyoruz. 10
Küçük bir tablosunu çizmeye çalıştığımız ana rengleri ifade eden kelimelerden sonra söylemek zaruridir ki, tabiat da mevcut rengler bütün dünyada reng bildiren kelimelerden kat-kat fazladır.
Azeri Türkçe’sinde de diğer Türk lehçelerinde olduğu gibi reng bildiren sıfatlar, isim – sıfat kelimeler, nisbet ekleri ve sıfat ekleri, benzetme edatları aracılığı ile onlara reng nüansları, çalarları ifade olunuyor. Onlardan bir kaçına dikkat yetirek : Narıncı, turuncu, çehrayı, gümüşü, kızılı, darçını firuzeyi, kahveyi, gülü kırımızıyı, sarı dammış kırmızı, benövşeyi, badımcanı, çemeni yeşil, toh yeşil, karğa kanadı yagut gibi, sedef rengli , soğan gabığı, zifaran rengli, horoz pipiyi, burun kanı gibi, kafsı rengi, yanar (buta), süd gibi beyaz, saman sarısı, palıd, şahpalıd (şabalıd(ı), kehrebar gibi, boz-bulanık, şirmayı, kül rengi doku, boyama, badana, halı sanatında geniş kullanılan rengler ve onları ifade eden kelimeler ayrı bir konudur.
Reng bildiren kelimelerin onomastik vahidlerde büyük rolü var. Diğer Türk lehçelerine büyük sınır koymadan Azerbaycan Türkçesinde işlenen onomastik vahidlere dikkat yetirek : Aksu, Ağdam, Ağdaş, Ağbulag Ağcakala Ağcabedi Ağcadere, Ağcagül, Kara, Karaş, Karaca, Karagüne, Karabudak, Karaman, Karaçay, Karaburc, Karayazı, Karagöz, Karagüney, Karanohur, Karatuğan, Karacallı, Sarıyer, Sarıcalı, Sarıyatag, Sarıbaş, Sarı, Sarış, Sazoğlan, Sarıvelli, Sarıbel, Gökçe gölü, Göy-göl, Göyerçin, Göyüş, Göydeniz, Göyçay, Yaşıl oba, Yöynük.
Terkibinde reng anlamlı kelimeler olan Azeri Türkçesi deyimlerinden bir kısmına dikkat yetirek : Garasına deyinmek, ağını çıkarmak, ağciyer, ganı garalmak, sarısını udmak, gırmızı adam, gırmızı konuşmak, ağma-bozuna bakmamak, gara geyib göy çalmak, gara seni basınca sen garanı bas, garadan artık reng yok, gara basmak, ağ güne çıkmak, gızıl kana boyanmak.
S. Divitçioğlu’nun Kök Türkler eserinde B. Berlin ve P. Kayın “Diller ve Rengler” teorisi üzere üniversal, dünyevi reng kategorilerinin her dil için müeyyenleşmiş sıralanması bakımından Azeri Türkçesinde böyle bir şema çizebiliriz :11
Ak Göy Benövşeyi
< Kırmızı < < Yaşıl < Palıdı < Çehrayt
Kara Sarı Narıncı, Boz
Esaslandığımız eserde Göy Türk âbidelerinin dil faktörleri üzere şu şema makbul sayıla biler :
Ak Yış Kök
< Toruğ < < < O
Yağız Sarıg Boz
Bu şemada < işareti sağdan sola doğru şertlendirmeyi (koşullandırmayı) bildiriyor.12
Eski Türk mitoloji – kozmonik dünya bakışında rengler önemli rol oynuyor. Ateşe, oda inam, Gök Tanrı’ya inam, yuğ ve yum ritualı, bayram gelenekleri simgeleri direkt veya dolaylı şekilde renglerle bağlıdır. Eski Türklerin mitoloji inamınca yer yüzünde hayır, bereket, ışıg, Tanrı Ülgen’le, tüm bedhahlıg, habislik, kötülük Erlik’le bağlıdır. Ülgen’e beyaz-ak, Erlik’e siyah, koyu, kara rengli kurban kesilirmiş. Ak rengin Tanrı’ya aid olması esatir ve efsanelerde geniş yayılmış.
Ak, Boz, Ak-Boz renglerinin ululug, kutsallıg anlamı “Kitabi Dede Korkut”dan getirdiğimiz şu parçada tam ifadesini buluyor :
“Ak Kayanın kaplanının erkeğinde bir köküm var…
Ak Sazın aslanında bir köküm var,…
Ak Sungur kuşu erkeğinde bir köküm var…”
Yine “Dede Korkut”da “Dirse Han Oğlı Buğaç Boyü’nda geçen “Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuşdı.” “Kimün ki oğlı kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşen, kara koyun yahnisinden ögine getirün. Yerse yesin, yemezse, tursun getsün”, demişdi. “Oğlı olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurın. Oğlu-kızı olmayanı Allah-Teala karğayıbdır, biz dahı karğarız bellü bilsün” demiş idi. ” (KDG, 34). Şu reng sembolleri eski inanışın âdet ve ritualdakı in’ikasıdır.
Yine “Dede Korkut”da “Anam menim üçün göy geyib, gara sannsın” cümlesindeki yuğ-yas, matem alameti olarak siyah geyib gara çalma bağlamak, ölmüş adamın kendi odasını, çadınnı siyah ve göy rengli kumaşlarla bezemek geleneyi “Dede Korkut”da Bamsı Beyrek boyunda ölmüş zann edilen Beyrey in odası “Garalı, göylü otag” kimi tasvir edilmektedir.
Doğunun eski halkları Çinde, Hindliler arasında da yas, paltarı koyu göy, siyah, beyaz olmuştur. Ateşperestler de göy (laciverd) rengini matem rengi saymışlar.13 Şimdi de Azerbaycan’da (meselâ, Nahçıvan’da) beyaz reng matem rengi sayılmışdır. Azerbaycan Türkçesinde “Seni gara geyib göy çalasan” kargış-bedduası şu inamın dilde yaşayan ifadesidir.
Ağın gündüzle, garanın gece ile ilişkisi eski Türk dual teşkilatı ile bağlıdır. Güneşle bağlı inamların gırmızı-gızıl renginde inikası eski Türk inanışları ile bağlıdır. Eski Çinlilerde ağ, açık rengin Tanrı’ya aid olması da ilginçtir. İlkin kaos halinde olan evren – kainat zerrelerden ibaret olmuş, sonralar yünül, açık zerreler yukarı, ağır, koyu rengler aşağı düşüyor. Kainatda iki başlangıcın hayırın, iyiliğin ve şerin, kötülüğün vahid temele söykenmesi Türk kosmogonik tefekkürü ile bağlılığı “Kültigin” âbidesinin ilk cümlesinde ifade olunur: “Üze kök tenri asra yağız yir kılındıkta ekin ara kişi oğlı kılınmış.” (“Yukarıda mavi gök, aşağıda konur toprak yarandıgda ikisi arasında insan oğlu yaranmış”).
“Kültigin” âbidesinde savaşa giden Kültigin in 8 defa ak ata, 3 defa boz ata, 2 defa konur ata, 1 defa keher ata binmesi inanışla bağlıdır. Kutsal sayılan rengler savaşın uğrunun müjdesi sayılımışdır. Gök Tanrı, Humay, kutsal su, hava eski Türk inam sistemi ile ilgilidir.14
Sorula biler ki, ne üçün ak renk hem matem, hem de sevinç rengi gibi kullanılıyor. Şunun gelibi ayrı-ayrı zaman ve mekan şeraitinde ve inam simgelerinin değişik olması, bazen çok anlamlı fonksiyon taşımasıdır.
Japon araştırıcı Y. Namamuza Rus eposu “Igor destanı ile orta çağ Japon eposu’ Tayranın evi hakkında hikayet’i reng sistemi ile bağlı mukayese ederek ilginç sonuçlara geliyor. Rengler ve onların anlamlarını açıklayan araştırıcı Japonlarda rengin sosial fonksiyonu, sosial statü taşımasını açıklıyor. Reng sembollerine ayrıca önem veren araştıncı Japon reng sistemi şemasını böyle veriyor :15
“Igor destanı”nı ise böyle şemalaştırıyor:
Reng, özellikle taşların deyişen renginden bahs eden İ. George Frazer kutsal kitabın folklor kökeninden bahs ederken açıklıyor, yene hemin eserde yas-yuğ merasiminde Türk kadınlarının yüz cırmak, al kamnı çıkarmak geleneyine ayrıca deyiniyor.16
Dünya halklarının Mitoloji Ansiklopedisi değerinde olan Dünya Halklarının Mitleri iki cildliyinde reng konusu ve inanç sistemi önemli yer tutuyor.17
Reng konusu inanç ve eski dünya bakışıyla ilgili bir konu üzerinde ayrıca durmağı zarurileştiriyor. Bu, reng ve istikamet, mekan düzeni yerleşme ve yönelmedir.
Orhun âbidelerinde “dört bulun” (“Dört tezet”) gibi verilen, sağ ve sol meselesi çok büyük önem taşıyan, dünyanın dört yanı anlayışı destan ve masallarında kırmızı şerid kibi keçen Türk dünya modelinde – özellikle mekan ve istikamet sisteminde rengler önemli bir şekilde ortaya çıkıyor.
Bu konuda geniş ve meraklı araştırmalar aparan S.Ş. Çağdurov ‘a G.M. Vasilyeviç, N.J. Sem Altay dilleri arasında, 19S. Divitcioğluw M.Seyidov “, F. Bayat z’ Türk dillerinin dil malzemesi üzerinde derin araştırmalar apararak ilginç sonuçlara gelmiştir.
Türk mekan-istikamet sistemi hakkında konuşurken Orhun âbidelerinde geniş şekilde kullanılan terim ve kelimeleri ve özellikle de “Kültigin” âbidesindeki anahtar-cümleyi ön planda götürmek lazımdır. “Ilgeri kün toksıka, bir gerü kün ortusın, aru, kurıgaru bizgerü batsıkına, yırgazı tün ortusın, aru, anta içreki bodun kop mana körür.” (Irelide – şerka, sağda – cenubda (güneyde), geride – gerbde (batı), solda- şimalda, orada merkezi halgın hamısı bana tabedir.)
Üzü gün doğuşa-doğuya tayanmış eski Türkün küçük yurt’u çadırı ile büyük yurt’u vatane – Avrasiya bozkırı, dağları, denizleri inanışa, dünya bakışlarına kırılmaz tellerle bağlı olmuştur.
Yukarıda adı geçen araştırmalara söylenerek aşağıdaki kanaatı belirtebiliriz :
1. Eski Türk istikamet – cehet anlayışı aşağıdaki şemalarda kendi eksini tapıyor :
Kırmızı, dağ; Sarı, kumsal, sehra, bozkır; boz (gri), çay; yeşil, denizi ifade etmektedir.
Bu şemalardan aydın oluyor ki, Türk reng jeosembolünün zaman zaman hattı – mekan cehetlenmeye geçmesi eski izlerini dilde koruyup saklamış. Meselâ, Kara Deniz, Ak Deniz, Ak Yel (cenub, cenub-doğu rüzgarı), Kara Yel (kuzey, kuzey-batı rüzgarı) vs.
2. Eski Türk – Şaman dünya ağacının reng-istikamet uyarlığı eski Türk inanışlarına köklendiğinden atların rengi de onlarla bağlıdır. Hocaınız B. Ögel’in “Kuşatma esnasında doğuda kır, güneyde doğu-batıda ak ve kuzeyde yağız atlar yer almışlardır” cümlesi ile Türklerde atın kutsallığı, yanı sıra savaş taktiği ve dünya bakışına ip uçları veriliyor.
“Kitabi – Dede Korkut”da Ağ boz at, Boz at, Al aygır, Bedöy at, Konur at, Kazlık at, Yelisi Kara Karlık at, Kara ayğır, Duru ayğır, Alaca at, yügrek at, Keçi başlı Keçer ayğır Toğlu başlı Durıı ayğır Arabi at, tepel Kaşğa ayğır, Ak bedevi at, Gök bedevi at, Karagöz at vb. isimlerden söz ediliyor.
Hızır’ın Boz atı, Kültigin in Ak-boz atı, Köroğlu’nun Kır (Boz) atı ve Türk destanlarında bir de rengleri ile seçilen, belirlenen at konusu daha geniş açıklanmağa muhtaçtır.
Türklerin hareketi, Bati dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya ve dairevi, gediş-dönüşlü olduğundan reng deyişmesine çevik, dialektik yanaşma zaruridir.
Türk dünya bakışını, Türk kültür tarihini öğrenmekte rengler çok büyük önem taşıyor. Biz bu konunun ana hatları üzerinde durduk.
DİPNOTLAR:
* Prof. Dr., Bakü Devlet Üniversitesi, Azerbaycan Dilciliği Bölüm Başkanı, Bakü, ERBAYCAN.
1 Bkz., A. İnan, Tarihte ve Bugtün Şamanizm Ankara 1954; “Dede Korkut Kitabındaki Bazı Motivler ve Kelimelere Aid Notlar , Ülkü, Ankara, XI, 1938; O.Ş. Gökyay, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973; A. Caferoğlu, “Les couleurs dans Ia nomenclature des noms ethnigue tures”, Atıi eı Memorie del VIl Congresso Internaz di Scienze onomastiche, Firenze Roma 1961; A.N. Kononov, “Semantika tsvetooboznaçeniy ve tyurkskih yazıkah”, Tyuur kologiçeskiy sbomik, 1975. Moskova 1978, s. 159-179; O.F. Sertkaya, Gökıürk Tarihinin Meseleleri, Ankara 1995; M. Seyidov “Göy, Ağ, Gara Renglerinin Eski Anamla Alakası”, Azerbaycan EA Haberleri Edebiyat Dil ve İncesanat Serisi 1978 s. 2; S. Divitçioğlu, Gök Türkler (Kur, Küf ve Üllüğ), İstanbul, 1987; S.G. Klyaştomıy, “Mifologiçeskil syujeti v drevtıety Uzkskih pamyatnikah”, Tyurkologiçeskiy sbomik – 1977, Moskova 1981.
2 Bkz., Orevnet)uzkskiy slovar Leningmd 1969, s. 31-32; M. Fasmer, Etimologiçeşkiy slovar russkogo yazka, cilt I, Moskova, s. 24.
3 Bkz., O.Ş. Gökyay, Dedem Korkudun Kitabı.
4 Bkz., Drevnetyuzkskiy slovar, L., 1969, s. 32; s. 48.
4 Bkz., DTS, s. 422.
6 Bkz., DTS, s. 488.
7 Bkz., DTS, s. 115.
8 Bkz., DTS, s. 246.
9 Bkz., DTS.
10 Bkz.. DTS, s. 2?5, 462.
11 Bkz., S. Divitçioğlu, Köktürkter, İstanbul 198, s. 115.
12 A.g.e., s. 115-116.
13 Bkz., G. Şükürlü, Gedim Türk Yazılı Abidelerinin Nili, Bakı 1993, s. 228.
14 Bkz., A. Koroglı, Oguzskiy geroiçeskiy epor, M., 1976, s. 43; E. Ezizov, Söz Hazinesi, Bakü l965, s. 69-78
15 Bkz., Y. Namamuza, “Slovo o polku Igoreve” Povest odome Tayra (Srarnenie stoski zrniya sisremi tesvetoz. “slovu o nolıcu lgoreve”. Moskova 1988, s. 80-89.
16 Bkz., C.C. Frazer, Folklor i Vethom zavete, Moskova, 1989, s. 278-281.
17 Bkz., Mifz Narodor Miza, Moskova, 1991, cilt I-II.
18 S.Ş. Çağduroz, Proishojdenie geseriadı. Novosibizsız 1980, s. 78-125.
19 Bkz., Problema ab,snasti altayskih yazıroz, Leningrad 1971, s. 223-235.
20 S. Divitçioğlu – W. Eberhard, A History of China, 1958, s.120. B. Ögel, Türk Mitolojisi, İstanbul 1971, s. 411.
21 M. Seyidov, a.g.e., s. 32-35.
22 F. Bayat, Oğuz Anenesi ve “Oğuz Kağan”Destanı, Bakü 1993, s. 145-155.
TÜRKMENLERDE RENK DÜNYASI VE NEVRUZ
Annagulu NURMEMMET *
İlkbaharda insanlara, tabiata, bâkiliğin tadını tam eçilen günler vardır. Evlenmek isteyen, yarın düğünü olacak delikanlıyı göz önüne getiriniz. Heyecanından patlayacak gibidir. Keyfı âdeti yiğitliğin hudutlarını geçmiştir, mevcut canlılığın sınırlarını aşmıştır. Hayat bambaşkadır, diriliğe bir daha kökünü kurmaya büyük gayret içerisindedir. Nesil devamlılığı arzusundadır. İlkbaharın bu canlılığını şairler yeni evlenen delikanlının durumu ile kıyaslaştırırlar.
Yaşlılara gelince… İlkbahar yaşlılarda dirilikle mücadeleyi simgelemektedir. Bu onlar için dayanıklılığın genel bir sınavıdır. Hani o günler, diye gençliği anımsarlar. Doğrudan doğruya yiğitliğe taraf gene bir adım atarlar. Bu dönem halk arasında ot örgünü, yani bitkilerin yeniden çıkışı anlamına gelmektedir, herkese yeterince coşku paylamaktadır.
Sıra kız gelinlere gelince… İlkbaharın güzelliğini hiç bir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Doğa renklerin dünyasına çevrilmiştir. Türkmenlerin yaylaları, stepleri gelinciklerin memleketine dönmüştür. Sanki memleket yeşil halı ile donatılmış da, üzeri kırmızı gelinciklerle nakış gibi süslenmiştir.
O kadar kısadır Türkmenlerin baharı, aşağı yukarı bir ay ömrü vardır. Fakat ondan herkes nasibini alır. O günler sıradan her bir vatandaş şairdir, hayatında bir defa bile türkü söylemediği halde durup dururken şiir yazmaya başlar, veya kalbinin derinliklerinden türküler söyler. Zira, biraz önce turnalar gelmiştir bu memlekete. Turna gelse dulunu aç derler, yani turna ilkbaharın gelmesinin müjdecisidir, mutlaka evlerin kapılarını açacaksın.
Yağmur yağıyordur, şefaat yağıyordur, hayat yağıyordur. En tatlı günler çocuklarındır, ilkbahar yağmurunun altında oynarlar, onların söylediği atalardan kalma türküleri çok sevinçlidir :
“Yagış yagara geldi,
Saman suvara geldi,
Heycan elek can elek
Gızlar oynara geldi.. “
Anlamı budur: Yağmur yağmaya başladı, saman bile sıvamak mümkün bu yağmurda. Sevinin, müjde olsun. Kızlar oynamaya geldi.
Kızlar ilkbahar mutluluğu ile oynarlar. Birdenbire yağmur yağması kesilir. Güneş çıkar. Dirilen tabiatın üzerinden Güneş nuru bol bol dökülür. Güneş varken gene yağmur yağmaya başlar. Bu başka bir sevinç getirir. Çocuklar daha hızlı koşarlar. Atalarından duydukları bir düşünceyi ortaya atarlar: Neredeyse bir yerde geyik avlak doğuruyor olmalı şu an. Güneş varken yağmur yağarsa, hep öyle derler bizimkiler. Canlılık canlılıkla katlanır, insanoğlu doğayı daha derin anlamaya başlar. Onunla tam birleşir ilkbaharda, gönül kapılarını daha derin açar.
İnsan doğaya benzemek ister ilkbaharda. Yerden kendine renk arar, gökyüzünden kendine renk arar. Topraklarda iki renk daha göze çarpar: Gelinciklerin kırmızı ve bitkilerin yeşil rengi. Gökyüzünden onun kendi rengini alırlar. Bu renkler daha çok kızlara, gelinlere yakışır. Şair onu böyle tarif etmiştir:
“Al yaşıl geyinip çıkar sonası.”
Yani, al yeşil geyinip çıkar sunası. Türkmen baharının o kadar kısa olan hayatını uzatırlar kızlar gelinler.
Bu âdet onlara annelerinden kalmıştır. Yukarıda gökkuşağı fayda olur. Çocuklar gökkuşağının renklerini paylaşmaya kalkışırlar, kendi aralarında tartışırlar : Yeşil renk benim diye, ilk önce ilkbaharın simgesini seçer birisi. Başka birisi “Kırmızı renk benim” der. “Sarı renk benim” diye ellerini gökyüzüne taraf sallar başka birisi. Öylece çocuklar gökkuşağının yedi rengini paylaşırlar. Başta gelen renkler açık, canlı renklerdir. Çoğunlukla kırmızı, yeşil, sarı, mavi.
Kızlar ise başka bir tarafta kendi aralarında renklerin hangisinin kimin olduğunu tartışırlar. Onlar da kendi sevdiği renkleri seçerler. Fakat bu paylaşma daha uzun sürer, kızların ona hemen aklı erer, renklerin hepsi gökkuşağı olarak bir arada olursa, daha iyidir. Sonra onların hepsi beraberce renklerin tümüne sahip çıkarlar ve böyle bir türkü söylerler :
“Ös saçım ös,
Ösmeyen kes,
Belime guşak,
Arima duşak. “
Yani manası: Bu yağmur bereketinden saçlarım uzasın yoksa uzamayan saçı keserim. Gökkuşağını belime guşak, yani kemer, atıma ise duşak, yani köstek yapacağım.
İnsanları bu kadar heyecanlandıran bu gün nasıl bir gündür acaba? Onun sırrı nerede? Kısaca söylemek gerekiyorsa, onun sırrı tamamıyla doğaya aittir. Bu insan kalbinin doğadan ayrı olmadığının bir örneğidir. Tâze bir gün gelmektedir, yeni bir gün gelmektedir, o gün gece ile gündüz denkleşmektedir. O günü atalarımız çeşitli anlamda isimlendirmişlerdir. Ama hepsinin anlamı hemen hemen aynıdır. Hâlâ bazı Türkmenler ona “doksan dolup, yere yılı girende” derler. Manası şudur : Üç aylık, yani doksan günlük kış mevsimi sona ermiştir, toprağa sıcaklık girmiştir. Tohumların dirilmesine fırsat tanınmıştır. Bu gün demek diriliş günü demektir. Dirilişin, canlılığın rengi yeşildir, baharın rengidir o. Topraktan ilkbaharda yeşerip çıkan buğday onun sembolüdür. Bu yeni gün, dirilişin yeni günü, her senenin 21 Martında insanlar tarafından doğal olarak kutlanılmıştır. Tabiat onu insanlara kutlamayı, bayram yapmayı emir etmiştir. Onun için bu bayram Nevruz olarak isimlendirilmiştir. Nevruz’u kutlayan halklar doğanın bu bayramına kendi millî gururunu ve sevincini katmışlardır. Onu kendi geleneklerine ve yaşam koşullarına göre kutlamışlardır.
18. yüzyıl Türkmen millî şairi Magtumgulu’nun şiirlerinde Nevruz kelimesi çok geçmektedir. Onun “Nevruzdan Seni” şiiri çok ilginçtir. Şair kendi sevgilisini arıyor, maalesef bu ona nasip olmamış, ama şair onu her yerden arıyor, mevsimlerden arıyor, güzden arıyor. Fakat sevgilisi ona ne diyor, seni tâze Nevruz’dan bulurum, diyor.
Şairden bahs ettiğimiz mısralar şöyle:
“Olmadı bize nasibin, istedim güzden seni,
Dedin: geçsin kış, bulurum tâze Nevruz’dan seni. “
Demek ki, burada Nevruz sevgililerin buluşma günü, âşıklar günü anlamına gelmektedir.
Nevruz büyük şair Magtumgulu için her şeyden önce renkler dünyasıdır, diriliş ve canlılık günüdür. Şairin kendi deyimiyle ifade edersek şöyledir :
“Gelse Nevruz âleme, renk kılar cihan fayda. “
Biz şimdi renkler dünyasından söz açmalıyız. Türkmenlerin hangi renkleri sevdiğini, onları nerelerde, nasıl kullandıklarını, renklerin anlamlarını dile getirmeliyiz.
Renkler kuşkusuz hayatın anlamlı parçasından birisidir. Onların çok sevilenleri de, orta seviyede sevilenleri de, pek sevilmeyenleri de vardır. Fakat insanoğlu renklere ne kadar çeşitli anlamlar verse bile, hayatta hiç birisinden vaz geçmemiştir. Onları günlük hayatında çeşitli yerlerde kullanmıştır, en büyük arzu isteklerini, mutluluklarını, bazen de talihsiz kaderlerini onlara yansıtmaya çaba harcamışlârdır.
Türkmenler her zaman canlı ve açık renkleri sevmişler. Belki, bu biraz önce ifade buyurduğumuz gibi, o kadar kısa baharlarını hayatlarında devamlı yaşatmak arzusu ile bağlı olabilir.
Tarihî bilgilere göre Türkmenlerin çok sevdiği renklerin arasında her zaman kırmızı, yeşil, gök, yani mavi, sarı, ak, yani beyaz renkler yer almıştır.
YEŞİL RENK : Bu sözcüğün eski Türkçede “yaşıl” olarak kullanıldığı bilinmektedir. Şimdiki Türkmen dilinde de bu kelime aynen “yaşıl” olarak geçmektedir. Kökü “yaş” kelimesindendir ve genç anlamındadır. Bu Türkmenlerde baharın rengi olarak benimsenilmiştir. Bu Oğuz Türkmenlerinin daha eski zamanlardan beri sevilen bir rengidir. Bazen “yeşil” yerine “gök” kelimesinin kullanıldığını, bazen bu iki rengin kelime olarak karıştırıldığını bilmekteyiz, Kaşgarlı Mahmut’ta bu kelime her zaman “gök” olarak geçmiş. Kutadgu Bilig de ise “yeşil” olarak kullanılmış. Şöyle bir örnek getirelim : Türkiye Türkçesinde yeşermek kelimesi vardır, bu Türkmencede göğermek anlamındadır.
Eski Türk imparatorlukları yeşil rengi bayraklarında kullanmıştır. Göktürk İmparatorluğu’nun bayrağının zemini asuman rengidir, yani bizim gök renk dediğimizdir. Bayrağın üzerindeki kurt kafası yeşil renkdedir. Avar İmparatorluğu’nun, Gaznelilerin bayraklarının zemini yeşildir.
Türkmenistan Cumhurbaşkanı Sayın Türkmenbaşı’nın 19 Şubat 1992 tarihindeki kararıyla Türkmenistan devletinin resmi bayrağı kabul edilmiştir. Bayrakta beş halı deseni, ay ve beş yıldız yer almaktadır ve alt rengi yeşildir.
Yeşil renk Türkmenler için geniş anlamda yeniden dirilişi, yeni bir günü ifade etmektedir.
KIRMIZI RENK : Türkmenlerde kırmızı renk “gızıl” ve “gırmızı” kelimeleri ile ifade edilir. Türk dilinde bu iki kelimeden “kızıl” daha eski bir kelime olarak bilinmektedir. “Kırmızı” kelimesi eski Türkçe’de, 11. yüzyıl Türk eserlerinde, “Dede Korkut“da geçmemektedir. Fakat “gızıl” sözü hâlâ Türkmen dilinde kırmızı renk anlamında aktif biçimde kullanılmaktadır. Kırmızı kelimesi hem kullanılmakta olup, Türkçe’deki normal kırmızıdan biraz koyu rengi ifade eder. Bazı bilim adamları “kızıl” sözünün “kız” sözü ile bağlantısının olasılığından söz açmışlardır. Onun için Dede Korkut’taki Bayındır Han’ın şöyle meşhur cümlelerini örnek alırlar: “Oğlu olanı ağ otağa; kızı olanı kızıl otağa; oğlu, kızı olmayanı da kara otağa, koyun!…” Kızıl, kırmızı renge daha ziyade kızların, gelinlerin elbiselerinde daha çok rastlanmaktadır.
Türkmenlerin kırmızı rengi çok kullandığı tarihî bilgilerde sık görülmektedir. 13. yüzyıl İtalyan seyyahı Marko Polo Türkmenlerin halıları ve kumaşları hakkında şöyle yazmıştır : “Burada biliyor musunuz, dünyanın en harika ve güzel halıları dokunmakta, şöyle hem, çok iyi, daha pahalı kırmızı ve başka renklerdeki kumaşlar dokunmakta.” Görüldüğü üzere Marko Polo’da Türkmenlerin halıları, kumaşları örnek getirildiğinde, sadece kırmızı renk kendi başına gösterilmiştir, öbür renkler ise, başka renkler diye genel anlamda söylenilmektedir.
Kırmızı renk Türkmenler için kutsallık anlamını bile taşımaktadır. Kırmızı renk ilk önce onlar için Güneş’in doğuşudur. Güneş’e yakınlıktır. Nuh Tufanı romanımda Türkmen halısıyla, onun kırmızı rengini nereden aldığı hakkında şöyle bir olay vardır: “Ey halı, senin güzel göllerinde dağın, denizin, Güneş’in işareti var…” denilen soru, halının kendi diliyle şöyle açıklanıyor : “Onlar sıradan bir dağ, deniz, güneş değil. Onlar senin ecdadının oğulları. En büyüğüne Gün Han, diğer ikisine de Dağ Han ve Deniz Han diyorlar. Dağın tepesindeki dört renk, dört mevsimdir. Güneş’in şeklini gözden geçir. O, bir bakışta çarkıfelek, bir bakışta, gece ve gündüz olarak kalbine girer. Güneş’in niçin daha büyük dokunduğunu biliyor musun? Senin ataların ona Tanrı diye inanmışlardı. Benim yüzümdeki kızıl rengin, nereden kaynaklandığını şimdi anladın mı? O, Güneş’in doğup batarken ki rengidir….”
Türkmen halılarında kırmızı renk hâkimdir. Aslında Türkmen halılarında kullanılan renkler : kırmızı, koyu kırmızı, lacivert, yeşil, siyah ve beyaz renklerdir. Halıdaki çeşitli kırmızı renkler hemen gözlere ateş rengi gibi çarpmaktadır ve başka renkleri kendi hâkimliğinin altında tutmaktadır.
Geçen yüzyılda savaşların birinde Türkmenlere esir düşen Fransız Hendi De Couliboeuf De Blocqueville kitabında “Türkmen kadınların giydikleri elbiselerde hâkim olan renk daha ziyade kırmızı, sarı ve koyu kırmızıdır” diye yazmıştır.
Kırmızı rengin kan rengi ile aynı olması bu rengin daha kutsallaşmasına ve sevilmesine sebep olmuştur. Bazen kırmızı renk namus kelimesinin anlamında da gelmektedir. Halk arasında şöyle bir deyim var :
“KızıI yüzlü yiğidin
Kız kardeşi olmasın.
Kız kardeşi olsa da,
Kızıl yüzü solmasın. “
Son satırdaki kızıl yüzü solmasın cümlesi, namusu solmasın, anlamına gelmektedir.
AK, BEYAZ RENK : Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in Türk Kültür Tarihine Giriş kitabında “ak” sözünün Türklerde kullanılışı hakkında şöyle deniliyor: “Ak” deyimi ve “Aklama” Türk kesimlerinde Oğuzlara ait bir söz ve deyiştir : Kaşgarlı Mahmut çağında, yani 11. yüzyılda, “her şeyin akına ve süd beyazına, yalnız Oğuzlar ak diyorlardı, Öbür Türkler, alacalı olan atlara, ak at diyorlardı.”
Şimdiki Türkmen dilinde “ak” kelimesi kullanılmaktadır ve bu Türkiye Türkçesindeki beyaz anlamına gelmektedir.
Ak renk Türkmenlerde çok sevilen bir renktir. Gelecek, bahtiyarlık, mutluluk, temizlik ve sevgi bu sözün üzerinden derin bir mana kazanmış durumdadır.
Bazı örnekler veriyorum:
“Yolun ak bolsun.” (Yolun açık olsun veya işin iyi olsun anlamlarında).
“Ak zat alnına yağşı.” (Beyaz şey kadere iyi gelir anlamında).
“Ak süyt emen oğlan.” (Sevgiyle, mehirle büyüyen oğlan).
“Ak öy” (Direk tercüme edersek, beyaz çadır demektir, fakat anlamı bereketli ev, devletli ev manasındadır).
“Aksakal” (Direk tercümesi beyaz sakallı adam, fakat yaşlı adam, lider, düşünür anlamlarında kullanılır).
“Ak düyâni gördün mi?” (Beyaz deveyi gördün mü? Manası, olan şeyden haberin var mı? demektir).
“Ak goynunı bermek.” (Direk tercümesi : Beyaz koynunu vermek. Yani Hz. Muhammed’in yaşına geldiğinde, 63 yaşında, Türkmenlerde beyaz koyun kurban edilir).
“Ak cüyce dâlsün.” (Direk tercüme: Sen de beyaz civciv değilsin, manası, sen de tam suçsuz değilsin).
Kara renkse, ak rengin aksinedir. Bazı örnekler : maskara, yüzükara, kara gün, kara yer, kara geyinmek (yas elbisesi ve çok üzülmek anlamında), karabaht (talihsiz), kara ter olmak (çok terlemek, korkmak anlamında)
Tarihte Malazgirt savaşından önce, Alparslan’ın beyaz elbise giyinmesi, beyaz at kullanması, az sonra Balak Gazi tarafından bu olayın aynı seviyede tekrarlandığı bellidir. Bundan birkaç yüzyıl sonra, geçen yüzyılın sonunda Türkmenistan’da Göktepe savaşında Karabatır atalarınınki gibi beyaz elbiseli, beyat atlı olarak düşman üzerine saldırıp şehit olmuştur.
Türkmenlerde renk dünyası çok anlamlıdır ve canlıdır. Biz renkler hakkında daha çok örnekler getirebilirdik. Başka başka renklerden, onların karışımından ortaya çıkan renklerden söz açabilirdik. Ama uzun sözden kısası daha iyidir, demiş atalarımız. Renkler bize şunları işaret etmektedir: Renkler tabiatın doğal bir parçasıdır. Fakat halk onları nerede, nasıl kullanmayı, renkleri biri birine karıştırarak yeni bir renk yaratmayı, onlara hayatlarının anlamlarını vermeyi başarmıştır. Özellikle her bir halkın sevdiği renkler onun kültür zenginliği haline gelmiştir.
Şimdi Türkmenistanlı Türkmen olarak Anadolu’yu dolaşıyoruz ve hemen gözlerimize tanış renkler çarpıyor: Örneğin Ertuğrul Gazi’yi anma ve Söğüt şenliklerine katılıyoruz. Türkiye’nin her tarafından Yörükler bayramlarını kutlamaya gelmişlerdir. Onların elbiselerindeki kırmızı, yeşil, sarı, mavi renkler hemen dikkatini çeker. Bunlar sana Türkmenistan’ın köylerindeki millî elbiseli insanları hatırlatırlar. Veya Toros dağlarında yaylalara çıkarsın, insanların kendi elleri ile dokudukları halılara bakarsın. Gözlerine kırmızı renk bambaşka gelir, çünkü bu renk sana meşhur Türkmen halılarının nefis havasını getirir. Öylece bizim kültürlerimiz, renk zenginliğimiz hem oradan kaynaklanmaktadır. Bu bizim kültürümüzün gerçek manadaki gökkuşağıdır. Herkes ona meraklıdır, sevdalıdır. Fakat kültürümüz bir gökkuşağı halinde daha güzeldir, daha zengindir. Onu kalkıp da paylaşmak mümkün değildir, çocuklar bile onu böyle yapmamışlar, en sonunda beraber sahip çıkmışlar: Belime duşak, yani kemer olsun bu gökkuşağı, demişler.
Renkler hakkındaki bazı görüşlerimizi toparlarken, Köroğlu destanının Tükmencesinden renkleri atalarımızın nasıl mükemmel derecede kullandığına dair güzel bir örnek getirmek istiyorum. Köroğlu o zaman on-onbir yaşındaki gencecik bir oğlan. Büyükbabası Cığalıbeğ ile düşman atlılarından kaçmaktalar. Kör Cığalıbeğ Köroğlu’dan soruyor :
‘- Oğlum, o atın rengi-sıfatı nasıl?
- Al at, büyükbaba.
- Rengi al olursa, o mavimsidir, oğlum, sen güneşin altına kaç. O at hemen geride kalır.”
……Cığalıbeğ biraz sonra gene soruyor :
“- Oğlum, geriye bir bak, kovalama şimdi nasıl?
- Eski at geride kaldı, ama şimdi başka bir at bizi takip ediyor, büyükbaba. Başka hiç birisi bile görünmüyor.
-Bu çevik atlının atının rengi nasıldır, oğlum?
-Kara doru at.
- Kara doru alsa, ormanlığa taraf git, oğlum. Böyle renk önce, çoğu zaman uyuz olan atlarda olur. Önce uyuz olan hayvanın üç sene kaşıntısı kalkmazmış, oğlum.”
…… Biraz sonra gene Cığalıbeğ sorar : “- Oğlum, tekrar geriye bir bak.
- Dor at hem geride kaldı, büyükbaba, şimdi başka bir çevik atlı bizi takip ediyor.
- Söyle oğlum, atın rengi nasıldır?
- Boz at, büyükbaba.
- Oğlum, bak, şu yakında dağ var mı?
- Var, büyükbaba.
- Varsa oğlum, çok iyi, dağa, taşlara taraf sür. Öyle atın toynağı taşa olmaz.”
……. Cığalıbeğ gene birazdan sorar :
“- Oğlum, geriye bir bak, kovalama gerimizi bırakmadı mı?
- Büyükbaba, o boz at geride kaldı. Ama şimdi başka bir at peşimizi bırakmıyor. Atının rengi ise demir kır.
- Temiz kır değil mi?
- Hayır, büyükbaba, demir kır.
- Temiz kır olmasa olur. Demir kır bize yetemez. İndi, oğlum, bizimki iyi oldu. Sen doğru çöle taraf git…”
Evet, Köroğlu destanımızdan da görüldüğü gibi, renkler hayatımızın en önemli parçası haline gelmiştir.
Her bir şeyin mutlaka rengi vardır. Başta da ifade ettiğimiz gibi, Nevruz bayramımızın hem rengi vardır. Nevruz tabiatın bize göndermiş olduğu mesajıdır. O insanlara barış içerisinde bir araya gelmekliği emir etmektedir.
Halklarımızın Nevruz bayramını, yeniden diriliş gününü içten tebrik ederim.
*Yazar, Türkmenistan Türkiye Büyükelçiliği Müşteşarı, Ankara, TÜRKİYE
HUNLARDA RENK VE YÖN BİLGİSİ
Nuraniye H. EKREM*
Sayın Başkan, değerli hocalarım, kıymetli misafirler,
Türk Dünyasında Nevruz bayramınız kutlu olsun diyerek hepinizi saygıyla selâmlıyorum.
Bilindiği üzere Türklerde renk, renklerin anlamı, renklerle ilgili merasimler, renklerle tabiat ve din ilişkilerinin kuruluş biçimleri, estetik açıdan öncelikli tercihler yön ve renk meselesi, Nevruz ve renk ilişkisi gibi renklerle ilgili konuların aydınlatılması gerekir. Bahaeddin Ögel’in renklerle ilgili çalışmaları olmuştur.1 Renk konusu, Türk kültürü açısından başlı başına bir araştırma konusu olmakla beraber bu konuları tüm yönüyle ele alıp incelemek hem zaman, hem de kaynak açısından mümkün değildir. Dolayısıyla bu çalışmamızda Hunlarda renk ve yön konusunu esas alarak, diğer devlet ve Türk toplumlarından da örnekler vererek konuyu kaynakların elverdiği ölçüde incelemeye çalışacağız.
Bilindiği gibi renkler, her toplumda değişik anlamlar ifade eder. Ak rengi Türklerde ve Çinlilerde batıyı temsil ederken, Hintlilerde doğuyu, Eski Ahitlerde güneyi, Mayalarda kuzeyi temsil eder (Gabain 1968: 109). Her topluluğun yücelttiği veya sevmediği renkler olduğu gibi, bu renklerin belirttiği yönler de farklıdır. Bir toplulukça sevilen renkler, bir diğer toplulukça sevilmeyebilir. Renkler, gerçek niteliklerinin yanı sıra bazen bir değer yargısı olarak da kullanılabilmektedir (Ögel, 1991: 377). Sarı renk, Çin, Tibet gibi toplulukların kültüründe imparatorluklarının simgesi olması dolayısıyla en sevilen renk iken, Türk kültüründe önemli bir yeri olmadığı gibi, felaket, kötülük ve hastalığın sembolü olmuştur (Ögel, 1991: 31, 480). Meselâ, “Ak”, temizlik, anlık, ululuk, yaşlılık, tecrübe, büyüklük gibi yüceltici sıfatlarının yanı sıra Batı’yı temsil eden “Kara” kelimesi ise toprak, güç, kuvvet ve bazen de keder, yas ve alt tabaka anlamlarını da taşıdığı gibi Kuzey’i de temsil eder (Ögel, 1991: 429435).
Ayrıca dünyanın dört bölüme ayrılması ve renklere göre düzenlenmesi fikrinin de yalnız Türklere ve Çinlilere mahsus olmadığı bilinmektedir. Aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, Türklerde, Doğu=mavi/yeşil, Batı=ak, Güney=kızıl, Kuzey=kara renkleri ile sembolleştirilmiştir. Çinlilerin renklerle yön belirleme kültürü Türkler ile aynıdır (Bkz. Tablo 1).
Hindistan’da Doğu=ak, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=kızıl renkleri ile temsil edilirken Lamaist Kalmuklarda Doğu=ak, Güney=mavi, Kuzey=yaldız rengi, Batı=kızıl olup, Eski Ahitte ise Doğu=kızıl, Güney=ak, Batı=ala, Kuzey=kara’dır. Amerika’da Doğu=kara, Güney=ak, Batı=sarı/kızıl, Kuzey=mavi/yeşil ve Mayalaı’da ise Doğu=kızıl, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=ak olarak gösterilmektedir (Gabain, 1968 : 109).
M.Ö. birkaç asır evvel Moğolistan steplerindeki halklar, Şaman inancında olup, mavi, kırmızı, beyaz ve siyah renkleri ile Doğu, Güney, Batı ve Kuzey yönlerini belirlemişlerdir.
Bu tür, yönü renklerle sembolleştirme inancı, zamanla göçebe halkın bazı renkleri sevmesine, psikolojik istek ve uygulamaların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Onların çadırları, tuğları, elbiseleri, atlarının üzerindeki süslerinin renkleri, bu tür inancın göstergesi olmuş ve stepteki halkların psikolojik görünüşünü asırlardan beri etkileyerek günümüze kadar gelmiştir. M.Ö. 771-M.Ö. 480 yıllarının ilk zamanlarında faaliyet gösteren, Proto-Türk olduğu kabul edilen Kırmızı Tiler ve Beyaz Tiler’in (Ekrem, 1995: 65-83) renklerle adlandırılmasında da yönü renklerle sembolleştirme inançlarının etkili olduğu ileri sürülmüştür. Yani Kırmızı Tiler eskiden stepin güneyinde, Beyaz Tiler ise batısında kalıyordu. Ch’ün-ch’iu döneminin ortalarına gelince (M.Ö. 771-M.Ö. 480), Kırımzı Tiler’in stepten ayrılarak güneye doğru Shan-hsi eyaletindeki Tai-hang dağları civarına Beyaz Tiler’in ise güneye doğru Shan-pei tepelerine hareket ederek yerleşmeye başladığı belirtilmiştir. Bu, hem göçebe halkların ilkel inançlarına (Şaman inancı) uygun, hem de Kırmızı Tiler’in oturduğu bölge olan Tai-hang dağlarının Moğolistan steplerinin güneyine yakın olduğunu gösterir. Beyaz Tiler’in oturduğu Shan-pei tepeleri de Moğolistan steplerinin batısına yakındır. Bu açıklamanın, Türklerin renklerle yön belirlediği teorisine uygun olduğu inancındayız (Ma-ch’ang-shou, Kuzey Ti ve Hunlar, 1962).
Ayrıca M.Ö. 626 senesinde ortaya çıkan, Proto-Türk olduğu kabul edilen Tiler’in neden “Kırmızı” ve “Beyaz” renklerle adlandırıldığı hakkında bir başka tahmin ise yukarıda belirtilen yönü renklerle sembolleştirme inancının yanı sıra, Tiler’in kırmızı ya da beyaz elbise giymeleridir (MS. 1987: 299). Yine bazı araştırmacılar ise “Ti” adının aslında bir avcı kuşun adı olup klasik eserlerde bahsedilen “Beyaz Ti Kuşu” ve “Kırmızı Ti Kuşu” adlarından kaynaklandığını iddia etmişlerdir (Lin, 1987: 38-39). Fakat bu iddiaların tarihî gerçeği yoktur.
Araştırmacıların çoğu da Şaman inancındaki mavi kırmızı, beyaz ve siyah renklerin dört yönü işaret etmesinden kaynaklandığını kabul etmektedirler.
Hunların ordu yapısında, Hun hükümdarı dışında, sırasıyla Sol ve Sağ Bilge beyi, Sol ve Sağ Kolu beyi Sol ve Sağ general Sol ve Sağ bölük komutanı, Sol ve Sağ Kutluk Beylerinden, tüm Sol beyleri doğuda, Sağ beyleri de batıda otururken, Hun hükümdarı da ortada oturuyordu (Ssu-ma-ch’ien ; 1975 : 2890-2891). Genelde Sol bey, Sağ beye göre büyük idi (Fen-ye, 1965 : 2944). Bu belgelere göre, Hunlar doğu yönüne önem vermekte ve bu yönün Hunlar için sol taraf olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Göktürklerle tipik benzerlikleri olduğunu göstermektedir. Hunlar çadırlarda toplu halde iken, büyükler sırtlarını kuzeye dönerek sol tarafta otururlardı (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890). Ayrıca Hun hükümdarı seherde kalkıp otağının dışına çıkarak, güneş doğduğunda ve akşamları da ay ışığında ibadetini yapardı (Ssu-mach ien 1975: 2890). Bu belgelerden Hunların güneşin doğduğu yöne, yani doğu yönüne çok önem verdiği anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki nadir kaynaklara dayanarak bir değerlendirme yapmak gerekirse, Hunlar için doğu yönü sol, batı yönü sağdır. Kuzey yönü arka, güney yönü ise öndür.
Bunun dışında, Hunlar mavi, siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşan dört renkle, dört yönü sembolleştiriyordu. Bu konuda en iyi örnek Shih-chi (Tarihî Hatıralar)’de yer almaktadır. Shih-chi’ye göre, M.Ö. 2000 yılında Hun hükümdarı Mete (Mo-tu) kırk bir atlı askeriyle Han sülâlesi ,hükümdarı Kao-tı ile ordusunu kuşatma altına almıştır. Hunların beyaz atlı askerleri batı yönünde, gök atlı (yüzü ve burnu beyaz, bedeni mavi) askerleri doğu yönünde, siyah atlı askerleri kuzey yönünde, kırmızı atlı askerleri güney yönünde Çinlileri kuşatmışlardır. Yedi gün boyunca Hun atlı askerlerinin kuşatması altında kalan Han sülâlesi ordusu, rüşvet ve yıllık vergi vermeye söz vererek ancak kendilerini kurtarabilmişlerdir (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2894). Bu görkemli savaş sahnesinde, Hunların atlı askerlerinin dört yönü, dört renk ile belirlemesinden, bu tür inancın normal hayat dışında savaş stratejisi bakımından da kullanılmaya başlamış olduğu görülmektedir. Hunlarda renk ve yön meselesini daha iyi aydınlatabilmek için Hunların komşuları olan Çinlilerin de renk ve yön meselesine kısaca değinmek gerekir.
Çinlilerin renk ile yönü özdeşleştirme meselesi araştırmaları M.Ö. 480-M.Ö. 226 yılları arasında başlamış ve eserler yazılmıştır. Bu tür inanç, o zamanlarda Çin toprağındaki yedi devletten biri olan Ch’in Devleti (Shan-tung eyaleti)’nde yayılmaya başlarken aynı zamanda Çin tıbbını da etkilemiştir. Çin tıbbının ilk eseri olan Nei-Chinğ de yer alan bu anlayış, insanın vücudundaki çeşitli organlarla özdeşleştirilmiştir. Fakat Çinlilerde bir renk ve bir yön fazladır. Yani dört yönün ortasında yer alan bölgeyi sarı renk ile belirlemişlerdir. Bu anlayış sadece Çin tıbbında mevcuttur.
Çin tıbbının ilk teori eseri olan Nei-chinğ in, M.Ö. IV-I. yüzyılları arasında göçebe hayatı ağırlıkta olan Ch’in Devleti’nde yazıldığı tahmin edilmektedir (Kuo-ai-ch’ün, 1985: 505).
Nei-ching adlı kitap, eski Çin toprağında meydana gelen çeşitli felsefe düşüncelerini içermekle birlikte tabiat ve insan oğlu arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu kitabın 4. ve 5. bölümlerinde yer alan bilgilere göre, dünya; ağaç, ateş, toprak, maden ve su gibi unsurlardan oluşurken tabiattaki her şey, bu beş unsurla özdeşleştirilmiştir (Chang-Ying-Yen, 1980: 16-17, 22-24). Biz, Çinlilerce kabul edilen, dünyayı oluşturan unsurları anlatırsak, şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır (Bkz., Tablo 2).
Yukarıda sözü edilen Proto Türklerin, M.Ö. 7. yy’larda renklerle yönü sembolleştirdikleri bilinirken, Çinliler ise M.Ö. 3. yy’larda ancak renk ile yönü özdeşleştirmeye başlamışlardır. Buna göre doğadaki dört yönü dört renk ile özdeşleştirme geleneğinin Çinlilere göre 200 yıl önce başladığı ortaya çıkmaktadır. Fakat Çinliler, Türklerden farklı olarak dört yönün ortasını temsil eden sarı rengi katmışlardır.
Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri biter sembolik hayvan tarafından temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. Çinliler başka bir sınıflama yapmışlardı. Doğu tarafına ejder, Güney tarafına kuş, Batı tarafına beyaz kaplan, Kuzey tarafına da kaplumbağa bakardı. Bu bölümlerden her biri bır renkle temsil edilmekteydi. Orta kısmı sembolleştiren hayvan ise eski Türklerin Kotus (Kut=Mukaddes, Us=Öküz) dedikleri ve Uygur Türklerinin günümüzde de Kotaz dedikleri bir çeşit öküz idi (Gabain, 1968: 108).
Eski Türklerde dört yönün dört hükümdar tarafından yönetildiğini de Orhun Kitabelerinden öğrenmekteyiz. “Yir Sup” adı verilen bu hükümdarlar dört taneydi. Gök Han (Mavi Hükümdar, Doğu’da), Kızıl Han (Kırmızı Hükümdar, Güney’de) Ak Han (Beyaz Hükümdar, Bati da) ve Kara Han (Kara Hükümdar, Kuzey’de) (Celal Esad Arseven, 1987: 15).
Çin kaynaklarında Hunlarla ilgili belgelerde bu konu hakkında yeterli bilgi bulunmasa da Göktürklerde olduğu gözönüne alınarak Hunlarda da aynı kültürün görülmüş olabileceği muhtemeldir.
Bizans tarihçisi Theopylacten’in Tarih adlı eserine göre, Göktürkler, ateş, hava (yel), su ve toprağa tapmaktaydılar (Chavennes, 1958: 177).
M.Ö. VI-UV yüzyıllarda ortaya çıkan Budizm düşüncesine göre, dünya, toprak, su, ateş ve yel gibi dört unsurdan oluşmaktadır. M.Ö. V yüzyıllarda Grek filozofu Empedocles’in eserinde de bu dört unsurdan söz edilmiştir. Hunlarda bu kavramın olup olmadığı hakkında bir belge yoktur. Fakat Göktürklerde bu anlayışın mevcut olması, düşünmemizi gerektiren bir konudur. Eski Türklerin bu tür anlayışını ele alırsak şöyle bir tablo çizilebilir (Bkz., Tablo 3).
Eski Türkler dört yönü adlandırma ve anlam verme konusunda çok zengin iken Çinlilerin bu konuda Türklere göre daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Yerleşik ve kendi oturduğu bölgeden başka bir yeri görmemiş bir topluluk ile birkaç haftada yüzlerce kilometrelik saha içinde dolaşabilen göçebe halkların bildiklerinin daha fazla olduğunu ileri süren Ögel’e göre, bu göçebe halklar yön hususunda yerleşik köylülerden çok daha fazla bilgiye sahip olmalıydı (Ögel, 1991, cilt I; 429).
Biz Türklerin yön hakkındaki kelimelerinin anlamları ile Çinlilerin M.Ö. 86 yılında yazılmış ilk Çince sözlükte yer alan yön hakkındaki kelimelerinin anlamlarını mukayese edersek doğru sonuca varabiliriz.
Eski Türkler sol taraf olarak kullandıkları için Doğu,ya İleri (il-gerü) diyorlardı. Günümüzde kullanılmakta olan “Doğu kelimesinin, güneşin doğmasından kaynaklandığını Ögel ileri sürmüştür (Ögel, 1991: cilt I, 430-433). Çincede Doğu için kullanılan Tung kelimesi, “ağacın hareketi güneş suyun içinde” gibi anlamları ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963: 126).
Eski Türklerce “Sağ Yan” denilen Batı yönüne Uygurca Oğuz Destanı’nda ‘Kün Badusu denilmiştir. Göktürk Yazıtlarında da Batı için kiri, kerü (geri, geç) kullanılmıştır (Ögel, 1991: 433-436). Çinlilerde Batı (Hsi) kelimesi, “kuşlar yuvasında, yani güneş batıya kaydığında kuşlar yuvaya kondu” gibi anlamları ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963 : 247).
Güney, Türkçe yazıtlarda “gün ortası güneşin bulunduğu” manalarına gelen “Kün Ortası” ve “Beri” kelimeleri ile ifade edilmiştir “Beri” kelimesi Eski Türkçede sağ taraf manasına gelmekteydi. Uygurlarda Küngey, Anadolu Türkçesi’ndeki Güney kelimesinin Ögel’e göre, iki anlamı vardır.
I- Güney, yani güneşin bulunduğu yön demektir.
II- Güneş gören, güneşin ışıklarının her zaman üzerinden eksilmediği bölge ve yamaçlar demek idi (Ögel, 1941: 436-440). Çinlilerde Güney (Nan) kelimesi “ot ve ağaçlar güney yönünde fidanlanıyor” anlamını ifade etmektedir (Hsü-sheng, 1963: 127).
Kuzey Türklerde hem karanlığın, hem de gecenin sembolü olmuştur. Eski Türkler sağ ve sollama şeklinde yönleme sistemine göre sola yani, Kuzey’e “Yırı’ demişlerdir. Yırı uzak, ıraklaştırmak manalarını içerirken “Beri” Türkçede yakınlık gösteren bir sözdür (Ögel, 1991: 441-444). Çincedeki Kuzey için kullanılan Pei kelimesi iki kişinin sırt sırta oturması, yani arka taraf anlamındadır (Hsüsheng, 1963).
Anlaşıldığı gibi M.Ö. 86 yılında yazılan ilk Çince sözlükte, renk ve yön hakkındaki açıklama çok zayıf ve karışıktır. Hattâ anlamsızdır. Buna karşın eski Türklerde bu kavramlar daha açıktır (Ögel, 1991: 277, 491, 427, 465).
KAYNAKÇA
ARSEVEN, Celal Esad, Türk Sanatı, Cem Yayınevi, 1987.
CHANG, Ying-Yen, Huang-ti-Nei-Ching Chi-chu (Nei Ching Hakkındaki İzahlar), Shang-hai Teknik Neşriyatı, 1980.
CHAVANNES, Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar (Çince terc. (Feng-ch’en-chun), Chung-hua Kitapevi, Pekin 1958.
CHENG, Yong-ling, Min-Tzu-Tsu-Tian (Milletler Sözlüğü), Shanghai Tsu-shu Matbaası, Shang-hai, 1987.
DİVİTÇİOGLU, Sencer, Kök Türkler, Kent Basımevi, İstanbul 1987.
DİYARBEKİRLİ, Nejat, Hun Sanatı, 1972.
EKREM, Erkin, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318), Yayınlanmamış Tez Çalışması, H.Ü. Tarih Bölümü.
FENG, Ch’eng-Chün, Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar, Chung-hua Kitapevi, 1958.
FEN, Ye, Hou-Han-shu (İkinci Han Sülalesi Tarihi), Chung-hua Shu-chü, Pekin 1965.
GABAİN, A.V., “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara, 1968.
HSÜ, Sheng, Shou-wen-chic-Tzu (Eski Çince Sözlüğü), Chung-hua Kitapevi, Pekin, 1963.
KUO, Ai-chun, Chung-kuo Chen-Chiu Hui-Ts’ui (Çin Akupunktur ve Dağlama Hakkındaki Kitaplardan Seçmeler), Hunan Teknık Neşriyatı, Ch’ang-sha 468-505, 1985.
MA, Ch’ang-shou, Kuzey Ti ve Hunlar, Chung-hua, Shu-chü, Pekin, 1962.
NEMETH, J., “Türklüğün Eski Çağı” (Macarcadan), Ülkü Mecmuası, (Tercüme eden: Şerif Baştav), Ankara, 1940.
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1991.
ÖGEL, Bahaeddin, “Büyük Hun Devletinin Kuruluşundan Önceki Orta Asyanın Etnik Durumu”, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi, 1947.
PAN-KU, Han-shu (Han Sülâlesi Tarihi), Chung-hua, Shu-chü, Pekin, l975.
SSU, Ma-ch’ien, Shih-chi (Tarihî Hatıralar), Chung-hua, Shu-chü, Pekin, 1962.
TANER, Tarhan, “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, İstanbul, 1970.
TURAN, Osman, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, DTCF Yayınları, 1941.
DİPNOTLAR:
* Hacettepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi, Mkara, TÜRKİYE.
1 Ögel, Kültekin Yazıtında, “Yeşil-Ögüz” diye geçen, “Yeşil Irmak” sözünü Çin in kuzeyinden geçen Sarı Irmak olduğunu, bu ırmağa Çinlilerin “Mavi Irmak” veya “Gök Irmak” dediklerini kaydetmiştir. (Ögel 1991 : 477). Ancak bilindiği gibi Çinliler Sarı Irmağa Huangbe yani Sarı Irmak demektedirler.
