DEDE KOYAĞINDA.. DEDE ÇAMI

Kovalarken yıllar yılları,
Sinesinde saklamış acıları,
Dede koyağında.. bir dede çamı,
Kökleri.. yar diye, sarmış kayaları.

Dede koyağında.. Dede Çamı,
Anlatsam dinler mi… acılarımı,
Hayalimde imparatorluğun ihtişamı..
Rahmetle anıyorum.. mazideki atalarımı.

Dede koyağında.. Dede Çamı,
Duada sonsuzluğa uzanan dalları..
Selâm olsun Size.. baharın çoçukları,
Osman.. Yavuz.. Sultan Hamid’in torunları.

Dede koyağında dede çamı,
Bilinmez henüz yazılmadı destanı..
Az ilerisinde vardı bir dede mezarı,
Mazi gibi kaybolmuş başucunda hece taşları.

Sert eser Dutluca’nın rüzgarları,
Erzurumu aratmaz soğuktur kışları,
Yalnızlığında Dede koyağında dede çamı,
Bozkırı mesken tutmuş..  çilekeş insanları.

Bitmeyen kavga, Türk’ün dünya ile savaşı,
Herkesin kendi sofrasında olsun sıcak aşı.
Dede koyağında dede çamı.. Bahar yazı kışı,
Kökleri sararken kara taşları eğilmez dik başı.

Bahardı yaşadıklarım, ahh çoçukluk yıllarım,
Anlatmadılar masalını.. eksik kaldı hatıralarım.
Etrafında üç beş koruk meşe.. olmadı mı yürek aşkın,
Dede koyağında dede Çamı.. bende senin kadar yalnızım!.
İlhan EROL

YÖRÜK DEYİNCE..

Kıl çadırda,Yörüğün kalbi kıldan ince.
Gönlünde sevgi emek, yücelerden yüce.
Karıncayı bile incitmeden sevince,
Dağlar taşlar dile gelir, YÖRÜK DEYİNCE.

Dağların kralı Yörük altında keçe,
Kıl çadırda yıldızlar seyredilir gece,
Kaba saba mı sandın karşıdan görünce,
Kılı kırk yarar, Yörükte ince düşünce.

Ana Yurdu Orta Asya.. Dili Öz Türkçe,
Bozkırda senelerce kuraklık sürünce,
Büyük göçe hazırdı.. demir eriyince,
İt gibi köle olmadı, Kurt emzirince.

Otlak yaylak, kıl çadırda gündüzler gece
Entrikalar döner Orta Çağda kahpece,
Kabına sığar mı Peygamber methedince,
Çağ açtı kapadı.. Bizansı yıktı yiğitçe.

Aba altından sopa gösterilmeyince!..
Dağda çakal.. ovada it, gezer gönlünce,
Özgürlük yerde.. çakalla it birleşince.
Yörük akla gelirdi.. özgürlük deyince..

Birlikte dirlik.. Derinden düşününce,
Kılıç keskin.. Demir tavında dövülünce,
Düğn Bayram.. Kızlar al yeşil sarı giyince.
Huzur güven.. Yörükler el ele  verince..
                                                      İlhan EROL


TÜRK DÜŞÜNCESİ, DAVRANIŞI VE HAYATINDA RENKLER VE SARI, KIRMIZI, YEŞİL

Reşat GENÇ*

Pek çok eski toplumda, millet de olduğu gibi bizim milletimizde de tarihin en eski dönemlerinden beri çeşitli renklerin birtakım sebeplerle manevî ve millî semboller olarak kullanıldığını görüyoruz. Meselâ, yönler ifade edilirken bakıyoruz, san renk dünyanın merkezini sembolize ediyor. A. Alfoldi’nin de dediği gibi, Türklerde esas cihet olan Batı istikametinin sembolü beyaz renktir. Güney istikametinin sembolü kızıl renktir. Ama bu kızıl renk, kırmızının tonu olan bir kızıl veya al rengidir. Doğu’nun sembolü gök renk ya da 11.yy’dan sonra söylenmeye başlamış olan yeşil renktir. Gök renk, yalnızca maviyi ifade eden bir renk değildir Meselâ, bugün “yeşillenmek” “yeşermek” manasında “göğermek” kelimesini kullanıyoruz. Kuzey’in sembolü de kara renktir. Ben, burada özellikle san kırmızı ve yeşil renklerden söz edeceğim için, sadece bu üç rengin tarihî anlamlarıyla ilgili bir kaç hususu ifade etmeye çalışacağım.

Türklerin en eski inançlarına baktığımızda, onlarda “al ruhu” ya da “al ateş” adları verilen bir ateş tanrısının, veyahut koruyucu, hâmi bir ruhun varlığı bilinmektedir. Bu noktada, Türklerin en eski devirlerden beri al bayrak kullanmalarının bu al ateş kültüyle bağlı olan bir gelenek olacağı hatıra gelmektedir. Gerçekten, “al ruhu” adındaki al sözü ile al rengin münasebeti fevkalâde açıktır. Merhum Abdülkadir İnan, Şamanizm’de ruhlar şerefine bayraklar dikme âdetinin olduğuna ve “al ruhu”nun hâmi ruh sayıldığı devirde de bu ruhun şerefine dikilen bayrağın ateş rengine yakın bir renk olması lâzım geldiğine dikkati çekmiştir.

Yeşille ilgili olarak konuya baktığımızda ise, Türk mitolojisinde hayır ilahı Ülgen’in koruyucu ruh olarak kabul edilen yedi oğlundan birinin adının Yaşıl olduğunu görmekteyiz. Yaşıl, yaş olan, yani yeşeren, biten, topraktan çıkar. şeylerin adıdır. Hattâ Kaşgarlı Mahmud da bunu ifade ederek, Türklerde “yımırtga yaş” denilen bir tabir olduğunu ve bu tabirin ıspanak gibi yapraklarında damar bulunmayan düz yeşillikler için kullanıldığını belirtir. Sebze kelimesi de sebz renkten, yani yaşıldan, yeşilden türetilme bir kelimedir. Ülgen’in yedi oğlundan biri olan Yaşıl Kağan’ın, umumiyetle, bitkilerin yetişip büyümesini düzenlediğine inanılıyordu. Ayrıca yeşil rengin Ülgen inancıyla bağını gösteren mitolojik inanmaya göre Ülgen, Tufan hadisesinden sonra insan vücudunu yaratır. Sonra Kuday’ın yüksek ulûhiyetinin huzuruna Kuzgun denilen kuşu göndererek, yarattığı insan için can ister. Kuzgun semaya uçar, canı alıp dönerken yerde leşler görür. En sonuncu leşi görünce dayanamaz, leşi yemek ister. Leşi yemek için ağzını açınca da gagasındaki can, çam ormanlarına düşerek dağılır. İşte bundan dolayı, çam, ardıç gibi ağaçların kış ve yaz yeşilliklerini muhafaza etmeleri bu olaya bağlanır. Böylece, yeşilin Ülgen inancıyla bir bağı olduğunu görüyoruz.

İslâmî döneme gelindiğinde yeşili, Hz. Peygamberin siyah, beyaz ve yeşil olmak üzere üç adet olduğunu bildiğimiz sancaklarımdan birinin rengi olarak görmekteyiz. Dolayısıyla, artık İslâmî dönemde yeşil renk, hususiyle kendilerinin peygamber soyundan geldiğini kabul edenlerin, yani “seyyid”lerin sembolü haline gelmiştir. Dinî hüviyetli kimseler yeşil kisve giymiş, yeşil cübbe, yeşil sarık kullanmışlar, türbeler umumiyetle yeşile boyanmış veya yeşil çuhayla örtülmüştür.

Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası’nda üç seri makale halinde, “Bayrağımız ve Ay-Yıldız Nakşı” konulu güzel bir inceleme yazısı yazmış bulunan Miralay Ali Bey bu makalede, yeşil rengin, artık bundan dolayı, Türkler tarafından levn-i ruhanî, yani ruhanî renk olarak kabul edildiğini ifade etmektedir. Yeşilin ruhanî renk olarak kabul edilişini, komşumuz İran’daki bir diğer Türkmen devletinin tarihinde de görüyoruz. Şah İsmail devrinden itibaren Safevî devletinin bayrağı yeşil renkte idi. Çünkü Safevîler kendilerini seyyidlerden, yani Hz. Peygamber ailesinden kabul ediyorlardı. Vaktaki Nadir Şah Avşar, İran’da iktidarı ele geçirdiği zaman yeşil bayrağı beyaza tebdil ediyor.1 Bunun manasını, biraz sonra Hz. Peygamberin üç renkli sancağından söz ederken açıklamak istiyorum.

Sarı renge gelince, yine bu rengin de Türk mitolojisindeki Ülgen’le doğrudan doğruya bağlantılı olduğunu görüyoruz. Çünkü inanışa göre, Ülgen’in öyle bir sarayı vardır ki, bu sarayın kapıları altındandır ve Ülgen de altın bir taht üzerinde oturmaktadır. Bugün kullanılan sarı da, Osmanlı devletinde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı da hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla, sarı renk Türklerde Ülgen’in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için, aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür. (daha fazla…)

Kanûnî Sultan Süleyman


“Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.

Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman yuvarlak yüzlü, ela gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.

Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu.

15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509).

Yavuz Sultan Selim’in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekalet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520′de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.

Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti.

Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman adaleti seven bir padişahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.

Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, “Arslan öldü, yerine kuzu geçti” diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.

Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

“Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.

Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa
Kız Çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan

FRANSA KRALI’NIN KULAĞINI ÇEKEN KANUNİ

Osmanlı devletinin sınırları Avrupa içlerine kadar uzandığı mühteşem süleyman devrinin fransa’sınında kadın ve erkeğin birbirine sarılarak dans ettikleri haberi Kanuniye ulaşınca Osmanlı hakanının zamanın Fransa kralına bir mektup yazıp, mektubunda:

“Ben ki;kırksekiz krallığın hakanı Sultan Suleyman Han’ım.Seferimden aldığım habere göre ,memleketinizde dans namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle herkezin gözü önünde faydasız işlerişlemekte olduğunu işitmişimdir.
….İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum yed’inize(elinize) bulaşmasından itibaren derhal son verildiği taktirde,bizzat orduya hümayumumla gelip men’e muktedirim .”diyerek gözdağı verdiğini ve bunu üzerine Fransada bu dans adetinden hemen vazgeçildiğini biliyor muydunuz?

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Osmanlı Sultanlarının onuncusu ve islam halifelerinin yetmişbeşincisi. 1509′da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasını yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim’in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli’nin muhafazasıyla görevlendirildi ve Edirne’de oturdu. Babasını vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad’ın fethi(1521) ile Orta Avrupa’nın, şovalyelerin üssü olan Rodos’un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526′da yüzbin kişilik ordusu ve 300 kadar top ile Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşılaştı.Bu durumda sancaklarını açıp ellerini semaya doğru kaldıran Sultan; “Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, hazreti Muhammed’in ümmetine yardımını niyaz ediyorum.” diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan sava- şında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül’de Macaristan’ın başşehri Budin’e girdi.1529 da Viyana muhasara edildi ise de, kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532′de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana’yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerin- de dolaştığı halde imparator karşısına çıkmağa cesaret edemeyince geri döndü.

1534′de Safeviler üzerine sefere çıkan sultan, Bağdat ve Basra’yı zaptetti. Bağdad’da evliya kabirlerini ve Kerbela’ da hazret-i Ali ve hazreti Hüseyin’in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylan’i hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535′de Tebriz’i zaptetti. 1537′de İtalya seferine çıkarak, Otranto’ya kadar ilerledi.

Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayreddin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti’nin gücünü gösteriyordu.Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538′de Preveze’de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdenizde tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni süveyş’te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz’i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.

Bu fetihleri; 1543′de Estergon,Nis ve İstolni-Belgrad, 1551′de Trablusgarb’ın zaptı ve 1553′de Nahcıvan seferi takib etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566′da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Sigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye’deki türbesine defn edilmiştir.

Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise “Muhteşem” dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü’ud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; san’atkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Sultan Süleyman Han’ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, islam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirme- sinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen heryerinde camiler, mescid- ler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan’ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir.Koca Mimar Sinan büyük Hakan’a; “Padişahım sana öyle bir cami inşa ettimki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir.” diyerek bu eserini takdim etmiştir.

Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman’ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.

“Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sihhat gibi.

Yavuz Sultan Selim’in Kişiliği

Yazar: Mehmed Kırkıncı

Celadetli cihan padişahı, Allah’ın lütfüne mazhar olan şecaat sahibi bir din hamisidir. Bahtı yüce, taç ve taht sahibi olan ulu padişah, sulh ve nizam için nice fütuhatlar yapmış ve aynı zamanda hilafet ile saltanatı da cemetmiştir.

Himmeti âli, ilim ve irfana meftun olan cihan padişahı ulema ve meşayih ile sohbet etmeyi kendine şiar edinmişti. Onun en çok zevk aldığı ve meftun olduğu şey ilim ve irfan meclisleri idi. Her gün üç saatten fazla uyumaz, vaktini ilim ve tetebbuat ile geçirirdi. Daha gençliğinde zekası, kararlılığı ve lider tavırlarıyla herkesin dikkatini celp etmişti.

Yavuz Selim, hilim, edep, iffet, nezahet, vakar, ilim, lütuf, kerem ve tevazu gibi ahlak-ı haseneyi nefsinde yaşayarak, nefsinin gayr-i meşru arzularını gemlemesini bilmiştir. Yavuz Selim son derece iffetli idi. Etrafında birçok kadın ve cariye varken, o Kırım Han’ı Mengli Giray’ın kızı olan Hafsa Sultan ile evlenip sadece onunla yaşamıştır. Moskova Prensi’nin hediye olarak gönderdiği beş cariyenin her birini sarayın hizmetini gören kişilerle evlendirmiştir. O büyük padişaha göre, kadınlarla ilişkilerini iyi ayarlamayıp, iffetini muhafaza edemeyen kişilerin, akılları ve idrakleri kıt olur ve zihinlerinde büyük fikirlere yer kalmaz. Yavuz Selim, tâlim ve terbiyesi ile yakından ilgilendiği oğlu Süleyman’a da bu hakikati aşılamak için büyük bir gayret gösteriyordu.

Yavuz Selim, birçok cihetten hünerli, harika bir zekâya sahip, açık fikirli, dimağı münevver, malumatı vasi idi. Hileyi sevmez ve israftan kaçınırdı. O, vezirlerinin de açık, net ve dürüst olmalarını ister ve onlara şöyle derdi: “Bir devlet adamı tüccarlık, karaborsacılık yapamaz. Sermaye peşinde koşan devlet adamlarına, dinimizde, geleneğimizde ve kültürümüzde hoş gözle bakılmaz. Biz de toplayıp saklayan değil, paylaşan ve veren kişi sevilir. Artık bu düzen değişmiştir. Menfaatlerini devletin ve milletin önünde tutanlara asla fırsat vermeyeceğim.” derdi.

Ayrıca o, doğruluğa, celadete, ihlasa, feragate, tedbire ve ileri görüşe meftun ve hayran bir insandı. Menba-yı feyiz ve kemal sahibi olan Yavuz Sultan Selim, saltanatta kaldığı müddetçe adalet ve şefkatle muamele etti.1

Yavuz Selim’de akıl, şecaat, azim, sebat ve iman kemalde idi. Onun celadet ve şecaatini ortaya koyan şöyle ibretli bir hadise anlatılır:

“Yavuz Selim, herhangi bir saray hâlkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyinirdi. Sade giyinmesinin sebebini soranlara: “Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Padişahımız, vücudun dışına değil, içindeki cevhere bakar.” diye çok veciz bir cevap vermiştir. Yavuz Selim’in yanındaki nedimleri ve vezirleri devamlı olarak padişahın güzel elbiseler giymesini söylerler, fakat padişah onların bu sözlerine pek rağbet göstermez ve sade giyinmeğe devam ederdi.

Venedik elçisi Antonio Jüstiniani, bir gün Yavuz Sultan Selim’i ziyarete gelir. Huzura giren elçi, yer öpüp itimatnamesini sunar. Ziyaretten sonra kendisini uğurlayan vezirler: “Padişahımızın elbisesini nasıl buldunuz?” diye sorunca, elçi: “Heybet ve şecaatından yüzüne bakamadım ki, elbisesine bakayım.” diye cevap verir. Başka bir rivayete göre, ziyaretten sonra Yavuz Sultan Selim Han vezirini elçiye gönderir ve “var elçiye sor bizi nasıl bulmuşlar.” diye sormasını ister. Sadrazam padişahın emri üzerine elçiye padişahı nasıl bulduğunu sorar ve dönüp Yavuz’a şöyle der:

“Sultan’ım! Venedik elçisi diyor ki: “O’nun kılıcının parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendisini göremedim bile”

Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Han Paşaya: “Kılıcımızın ağzı kestikçe kafirin gözü ondan başkasını göremez. Ama Allah(c.c) korusun bir gün kılıcımız kesmez olur da parlamazsa o zaman küffar bizi hem hor görür, hem de bize tepeden bakar.” der.

Yavuz Selim’in yanında dili tutulan ve kelimeler boğazına dizilen Antonio kendisini uğurlayan vezire: “Selim Han çok zeki biridir. Bizi barışı bozabilecek herhangi bir hareketimize karşı açıkça uyarıyor. Bunu dikkate almamamız ahmaklık olur.” deyince, vezir de “Padişahımın mesajı sadece sizlere değil, hepimizedir. O ikili siyasetten ve gizli yürütülen her türlü ilişkiden nefret eder” diye cevap verir. Bunun üzerine Antonio: “Padişahın geçenlerde Kuşçular Çarşısı’nda yaptığı doğru mudur?” diye sorar. Vezir hayretle “ Bu hadiseyi nereden duyduğunu” sorunca, Antonio; “Bunu duymayan mı kaldı?” diye cevap verir.

Vezir: “ Bu hadise hâlâ Şehzade Ahmet’in adını ananlara bir gözdağıdır.” der.

Elçi, ülkesine döndüğünde de kendisine padişahın nasıl biri olduğu sorulmuş, elçi bu soruya şaşkınlık içinde: “Kılıcı öyle parlıyordu ki, yüzünü göremedim” cevabını vermiştir.

Yukarıda bahsi geçen hadise şöyle cereyan etmiştir. Yavuz Selim Han bir gün tebdil-i kıyafet ederek, çeşitli kuşların satıldığı çarşıyı gezmeye çıkar. Birçok ülkeden getirilen kuşları seyreden Selim Han’ın gözü kekliklerle dolu bir kafese takılır. Bir müddet kuşları seyreden Yavuz Selim Han, o kuşların fiyatlarını sorar. Satıcı, kekliklerin tanesinin bir altın olduğunu söyler. Selim, başka bir kafeste ayrı tutulan bir keklik görünce, onun ayrı tutulma sebebini ve fiyatını sorar. Satıcı; “onun ötücü bir keklik olduğunu, güzel cıvıltısıyla diğer keklikleri başına topladığını, onların avlanmalarını kolaylaştırdığını ve fiyatının da üç yüz altın olduğunu söyler. Yavuz Selim “Al sana beş yüz altın.” der ve kuşu satın alır. Adam kafesi Selim’e uzatınca, o kafesin içindeki kuşu tutup hemen kafasını koparır. Satıcının ve çevredeki insanların şaşkın bakışları altında hâlâ çırpınan kuşu havaya kaldıran Yavuz, yüksek sesle şöyle der: “Soyuna ihanet edenlerin sonu işte budur!” Böylece tebdil-i kıyafet eden kişinin Yavuz Selim olduğu ve bu hareketi ile devlete isyan eden kardeşlerine bir gözdağı verdiği anlaşılmış olur.

Dulkadiroğlu Alaüddevle, 1515 yılında Turna Dağı savaşında mağlup edilmişti. Mısır Sultanı Kansu Gavri, Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz Selim Han’a bir elçi gönderir. Gelen elçi, Yavuz’a; Mısır sultanının “Hutbelerde sultanımın adı okunan memleketleri iade ediniz.” sözünü iletir. Bunun üzerine Yavuz, celalli bir şekilde elçiye şöyle der:

“Var sultanına söyle ki, hutbe ve sikkede adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün.”

Yavuz Selim’in bu cevabından sonra başını yere eğen elçi, alçak bir sesle; “Ben bunları sultanıma söyleyemem. Bari siz bir elçi gönderiniz de o söylesin.” der. Elçinin bu sözüne gülen

Yavuz: “Elçiye lüzum yok. Mısır’a ben gelirim.” der ve çok geçmeden dediğini yapar.2

Yavuz Selim, celadetli, ferasetli ve kadirşinas biri idi. Devletin mühim işleri için başa getireceği adamları seçmede çok titiz davranır ve büyük bir isabet sağlardı. Bir gün vezirlerden Piri Paşa, Rumeli Beylerbeyi Çoban Mustafa Paşa’nın muavini olmasını teklif edince Sultan Selim: “Ben deli değilim, öyle bir adamı tayin edeyim” diyerek onun teklifini kabul etmez. Fakat aradan bir kaç ay geçtikten sonra Piri Paşa önceki teklifini ısrarla tekrarlar, bunun üzerine Yavuz Sultan Selim: “Mademki Mustafa Paşa’nın vezir olmasını çok istiyorsun, o zaman o senin vezirin olsun” diyerek istemediği hâlde Piri Paşa’nın teklifini kabul eder. Aradan birkaç ay geçer ve bir arz gününde Mustafa Paşa, Piri Paşa’nın arzlarının yanlış olduğunu ileri sürerek itiraz eder. Yavuz Selim: “ Yanlışları ne ise söyle” deyince, Mustafa Paşa, Piri Paşa aleyhinde çok şeyler söyler. Bunun üzerine Sultan Selim elindeki okla Mustafa Paşa’nın başına vurarak: “Bire hain adam, bunca zamandan beri hizmetimi gören birinin ne yaptığını bilmez miyim? Sen benim vezirim değil, anın vekilisin ve bu rütbeye de anın arzıyla nail oldun” diyerek huzurundan kovar ve onu idam ettirmek ister. Fakat Piri Paşa’nın ısrar etmesiyle bu fikrinden vazgeçer. Bu hadise de Yavuz Sultan Selim’in adamlarına olan itimadını, adam seçmedeki isabetini ve onlara verdiği değeri açıkça ortaya koymaktadır.

Yavuz Selim, israftan ve gösterişten son derece sakınırdı. Nitekim Yavuz Selim, mütevazi bir köşk yapılması için Abdüsselam Bey adında birini görevlendirir. Bu zat çok ihtişamlı bir köşk yapınca Yavuz Selim son derece hiddetli bir şekilde; “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim; basit bir gölgelik yapmanı istemiştim.” deyince Abdüsselam Bey çok zor duruma düşer ve durumunu kurtarmak için de köşkü kendi parasıyla yaptığını söyler ve hediye olarak kabulünü istirham eder.

Yavuz Selim: “ Eğer bir sultanın, arkasını kollayacağı ve sırtını yaslayacağı yetişkin kurmayları varsa, o sultan zaferden zafere koşabilir.” derdi ve yakın arkadaşlarına “âlicenap ve fedakâr arkadaşlarım” diye hitap ederdi. Onun dostları da ona can u gönülden, samimiyet ve sadakatle bağlı idiler. Yavuz Selim saltanatın başına geçince yakın arkadaşlarına makam teklifinde bulunmuşsa da onlar; “ Bizim için, ila-yı kelimetullah uğrunda ve ittihad-ı İslam yolunda sizinle beraber olmaktan daha büyük bir makam, şeref ve izzet olamaz.” diyerek, makam ve mevkide gözlerinin olmadıklarını ve ona olan bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.

Sultan Selim’in saltanatın başına geçmesi, yeni bir hidayet meşalesinin yanmaya başladığı mühim bir dönüm noktasıdır. Onun arkasında bulunan âlicenap, cihangir, kahraman ve necip ordu da bütün cihanın hayret ve takdirini celb etmiştir.

O koca sultan necip İslam milletine yeni bir aksiyon, yeni bir hayat, yeni bir kan bahşetti. Zamanın âlimleri onun siyaset sahasında asrının mücedditi olduğunu ittifakla ifade etmişlerdir. Osmanlı padişahları içerisinde bazı özellikleri ile Hz. Ömer’e en çok benzeyen kişi olarak temayüz etmiştir.

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı Yavuz Selim in şahsiyeti ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “ Yavuz Sultan Selim uzuna mail orta boylu, toparlak kırmızı yüzlü, çatma siyah kaşlı, iri kemikli büyük başlı, koç burunlu, boynu uzun, gür bıyıklı ve tıraşlı, yani sakalsız, yarı belinden yukarısı aşağısına nispetle kısa, bakışı müessir yani keskin ve nafiz, mizacı asabi idi; konuşurken bazı kelimeleri fart-ı zekâ ve asabiyetinden dolayı birkaç defa tekrarlardı.”3

Başka bir rivayete göre ise Selim Han, orta uzun boylu, kırmızı çehreli, sakalsız ve uzun bıyıklı idi. Nazarları nafiz ve müessir, mizacı asabi idi. Bir işe karar vermeden evvel çok düşünür, istişare eder, kendi fikrine muhâlif olsa bile her reyi dinler ve hak söz ise kabul ederdi. Bir kere karar verince asla dönmez, hemen icraata geçer ve o devrede aksi fikir serdedenlere müsamaha etmezdi. Çok iyi bir haber alma teşkilatı kurmuştu, buna rağmen bazı mühim mevzuları bizzat kendisi tahkik ederdi.

Yavuz Selim, devlet işlerinde kati bir programla hareket eden hükümdardı. O herhangi bir işi kesin olarak meydana koymadan evvel, muhtelif yollarla o mevzu hakkında vezirlerin ve sair alakadarların mütalaalarından istifade eder ve günlerce düşünürdü. Kesin kararını verdikten sonra da o kararından asla dönmezdi. İradesi ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babası zamanında devlet yönetimini atalete sürükleyenleri saf dışı etmiştir.

Yavuz Sultan Selim, çelik gibi iradesi, azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babası zamanında uyuşuk ve durgun bir hâle gelmiş olan idareyi kısa bir zamanda çevik ve cevval bir hâle getirmiştir. Kurmuş olduğu muntazam ve güçlü istihbarat teşkilatı sayesinde dâhilî ve harici meselelerden anında haberdar oluyordu. Mühim işlerde bizzat kendisi tahkikat yapar, kötü haberler aldığı zaman: “ Siz işlere bakmıyorsunuz” diye vezir-i azamları azarlar, bazen da hapsettirirdi. Hersekzade Ahmed Paşa ile Piri Mehmed Paşa bu vartaya uğrayanlardandır.

Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”4 ayetini kendisine rehber edinen Yavuz Selim Han, devlet işlerine ehil ve kabiliyetli adamları seçer, vazifesinde muvaffak olanları hemen mükâfatlandırırdı.

Mısır seferi esnasında vukuu bulan şu hadise de Yavuz’un bu konudaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Birtakım masraflar için hazineden henüz para ulaştırılamamış, bunun için de zengin bir tüccardan borç alınmıştı. Defterdar, daha sonra hazineden gelen paradan tüccardan alınan borcu takdim etmek isteyince, tüccar defterdara şöyle bir teklifte bulunur: “ Benim servetim çoktur ve bir oğlumdan başka kimsem de yoktur. Eğer kabul ederseniz, size borç olarak verdiğim o parayı hazineye bağışlayayım, buna mukabil siz de benim oğluma devlet kapısında bir iş verin, onu askerlik sınıfına alın.”

Defterdar tüccarın bu talebini Yavuz Sultan’a arz edince, Padişah son derece öfkelenir ve defterdara haykırarak şöyle der: “ Para ile asker yazılmaz, kanun-u kadim bozulmaz. Bana getirdiğiniz şu usulsüz ve çirkin teklifinizden dolayı yemin ederim ki, seni de teklif sahibini de katlettirirdim; fakat Sultan Selim, insanların “parasına tamah ettiği için tüccarı ve defterdarı öldürttü” demelerinden çekinirim. Çabuk bezirganın parasını iade edin ve bir daha huzuruma böyle kanuna uygun olmayan tekliflerle gelmeyin.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul elçiliğini sekiz sene sürdüren Ogier de Busbecg şöyle der: “Görev ve memuriyetler herkesin liyakat, seciye ve kabiliyetine göre bizzat sultan tarafından verilir. Bunu yaparken ne şahsın zenginliğine, ne nüfuz ve şöhretine, ne de rica ve dostluklara aldırış eder. Böylece her işe, o işin ehli adamlar tayin olunur. Şahsi kabiliyeti sayesinde herkes en yüksek mevkilere gelebilme şansına sahiptir.” 5

Yavuz Sultan Selim, âlimler ve şairler ile yaptığı hususi sohbetlerinde devlet işlerinde olduğunun aksine güler yüzlü ve müsamahakâr idi. Sadeliği sever ve sade yaşardı, kendisine has Selimî tabir edilen bir kavuk giyer, ağzından çıkacak her sözün mütalaa yürütülmeden yerine getirilmesini arzu eden biri olmakla beraber, ikna edici sözü kabul ederdi. Kıymet verdiği kimselerin, bilhassa ilim ve din âlimlerinin fikirlerine ehemmiyet verirdi. Yavuz Selim, âlimlere karşı son derece hürmetkâr idi. Özellikle Zembilli Ali Cemali Efendi’nin ilim ve irfanına hayran idi ve ona son derece hürmet ederdi. Yavuz Selim’in, Zembilli Ali Cemali Efendi ile olan münakaşaları meşhurdur.

“Bir yanardağ gibi ateş saçan Yavuz’un da yanında boynunu büktüğü, elini öptüğü, nazını çektiği ve emirlerine itaat ettiği Molla Cemali gibi birçok maneviyat sultanları vardı. Padişah, bu kaya gibi eğilmek bilmeyen bu ilim ve irfan erbabını bazen aşıp geçmek istese de, onları yerlerinden kımıldatıp sarsamaz ve geri püsküren kendi olurdu. Onlar hükümdarını dilediği gibi hizaya çekebilirdi.”6

Mesela; Yavuz Sultan Selim Han, bir seferinde hazinedeki ihmallerinden dolayı vuku bulan hırsızlık sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmesini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, hadisenin özünü Sultan Selim’den öğrenmek için alelacele ve destursuz olarak Yavuz’un yanına varır. Yavuz da söylenenlerin doğru olduğunu ifade edince, Zembilli Ali Efendi kararın icra edilmemesini söyler.

Yavuz Selim: “Efendi Hazretleri sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur.” diye cevap verir. Bunun üzerine Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi şöyle der:

“Sultanım! Ben size şer-i hükümleri bildirmeye geldim. Zira bizim vazifemiz sizi hatadan muhafaza etmek ve ahiretinizi korumaktır.”

Şeriatın kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sakinleşen Yavuz Selim Han Şeyhülislam’a: “Umumi ahvalin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sorar. Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi: “Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alaka yoktur, suçlarına göre ceza gerek” diye cevap verir.

Bunun üzerine koca orduları dize getiren o ulu Padişah, başını önüne eğer ve kararını geri alır. Padişahın bu kararından son derece memnun olan Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, tam huzurundan ayrılırken tekrar geri döner ve kendisine merakla bakan Yavuz’a şöyle der:

“Sultan’ım birinci talebim şeriatın gereği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricadır. Sultan’ım bu müminlerin suçları kendilerinedir. Ancak onlar hapiste iken masum ailelerine kim bakacak? Sizden ricam verilecek ceza bitene kadar bunların ailelerine bir nafaka bağlamanızdır.” Şeyhülislam’ın bu talebini de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilahi mesuliyetin ve hukukun icabını ifa etmiş oluyordu.

Şu hadise Yavuz Sultan Selim’in âlimlere ne kadar kıymet verdiğini ve onlara ne derece hürmet gösterdiğinin açık bir delilidir. Yavuz Sultan Selim Han Mısır seferi dönüşünde Adana civarına geldiklerinde şiddetli bir yağmur yağmış ve her taraf âdeta çamur deryasına dönüşmüştür. Yavuz Sultan Selim Han devrin meşhur âlimlerinden Kemal Paşazade ile atın üstünde yan yana gidiyorlardı. Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamur Yavuz Sultan Selim Han’ın elbisesini kirletmişti. Bu durum karşısında Kemal Paşazade’nin derin bir mahcubiyete düştüğünü ve ziyâdesiyle üzüldüğünü gören Yavuz Sultan Selim Han, onun yüzüne bakar ve tebessümle şöyle der: “Ulemanın atının ayağından sıçrayıp, elbisemizi kirleten çamur, çok mübarektir ve bizim için büyük bir şereftir. Vasiyet ediyorum, ben ölünce bu çamurlu kaftanı üzerime örtün.” Nitekim Yavuz Sultan Selim vefat edince, bu vasiyeti yerine getirilmiş ve çamuru ile muhafaza edilen kaftan sandukçasının üzerine örtülmüştür.

Yavuz Selim’in Farsça bir divan yazacak kadar bu dile derin vukufu vardı. Vassaf Tarihi’ni mütalaa etmesi, Arapça ve Farsça’ya olan vukufiyetine bir delildir. Türkçe nazımları az ise de Farsça olarak yazdığı birçok şiiri vardır. Kendi el yazısıyla yazmış olduğu Farsça manzumeler Topkapı Sarayı arşivinde bulunmaktadır. Şah’a gönderdiği Farsça mektupları o sahada üstad kişiler yazmışsa da bunlara en son bizzat kendisi bakmış ve bir takım tashihatta bulunmuştu. Ayrıca o, İslamî ilimlere, Doğu edebiyatına, tarih, felsefe ve tasavvufa fevkalade vakıftı. Âlim ve ediplerin meclislerinde bulunmaktan büyük bir zevk alır, devamlı olarak, tarih ve siyasete dair yazmaları mütalaa eder ve geceleri kitap okumakla meşgul olurdu.

Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim, askerî dehası bakımından dedesi Fatih Sultan Mehmed Han’dan sonra gelir. O, sefere çıkmazdan önce o ülkenin tarihini okurdu. Yavuz Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed gibi fütuhat yapıyor ve ila-yı kelimetullah ve ittihad-ı İslam için çalışıyordu. Mahir bir avcı olan Selim, yirmi yıla yakın bir sürede valilik yaptığı Trabzon’da cirit yarışları tertip eder, şair ve âlimlerle güncel, tarihî ve ilmi sohbetler ve müzakereler yapardı.

Sultan Selim Han’ın büyük bir devlet adamı olması yanında, onun şairliği de insanları hayrette bırakır, kalpleri teshir ve şaduman ederdi. Şiirlerindeki üslup ve beyan fevkalade fasih, selis ve beliğ idi. Onun bir elinde kılıç, diğer bir elinde ise kalem ve hikmet vardı. Yazmış olduğu binlerce şiirinden sadece ikisini dikkatinize sunmak istiyorum.

Ayaklı Semai

Sanma Şah’ım Herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sadıkâne belki ol âlemde Dildar olur
Yâr olur Ağyar olur Dildar olur Serdar olur

*

Kimse sensiz bulamaz Hakk’a vusul

Feyz-i lütfunla olur merd-i kabul

Rahmeten li’l-âleminsin ya Resul

El-medet ey maden-i nur-i Hudâ

 

Ey kerem kâni Resul-i Kibriyâ

Kemterindir bu Selim-i pür hata

Dergâhından iltica eyler ata

El medet vey maden-i nûr-i Hudâ

Devletin zirvesinde bulunan Yavuz Sultan Selim ile en alt tabakasında bulunan külhancı arasında geçen ve cidden insanın kalp ve ruhunu zevk ve sürura kalp eden şu sohbeti de dikkatinize sunmak istiyorum:

Yavuz Sultan Selim bir gün at üstünde bir hamamın önünden geçerken, hamamın külhancısı şöyle der:

Siz gülşen-i sarayda zevk ü sefada

Biz külhan-ı mihnette cevr ü cefada

bunda sebep ne?”

Bunun üzerine padişah:

Takdir-i Hüda tedbir eylemiş ruz-i ezelde

Takdir-e rıza göstermedin bunda sebep ne?

diye karşılık verir. Bu hadisenin tarih kitaplarında nakledilmesinin en mühim sebebi ise, Osmanlılar da en alt kademede en basit bir iş yapanın kültür seviyesinin ve medeni cesaretinin ortaya konulmasıdır.

Sultan Selim, seferlerde vakit buldukça mütalaa ile meşgul olurdu. Mısır’daki ikameti esnasında Hint ve Çin haritalarını yaptırmış, Mısır’dan İstanbul’a gelinceye kadar İbn Tagrıberdi’nin Nücumü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l- Kahire isimli eserini İbn-i Kemal’e tercüme ettirmiş ve kendisine parça parça takdim edilen tercümeleri okumuştur.7

Dipnotlar:

1 Yavuz’un karakteristik nitelikleri hakkında bkz. Muhyi Çelebi, Selim-Name, İstanbul 1301; İshak Çelebi, Selim-Name, Bibliotheque Nationale, A. F. 141.

2 Muhammad Harb, I. Selim’in Suriye ve Mısır Seferi, İstanbul Üniversitesi Doktora Tezi, 1980.

3 Uzunçarşılı, İ. Hakkı, Büyük Osmanlı Tarihi, cilt-2, Türk Tarih Kurumu Yay. 7. Baskı, Ankara

4 Nisâ Suresi, 4/58

5 Ogier Ghiselin de Busbercg, Türkiye’yi Böyle Gördüm,Çev. Aysel Kurutluoğlu

6 Samiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları

7 Osmanlı Tarih ve Edebiyat mecmuası sayı 2, s, 25-26

 

Yavuz Sultan Selim Han,ın yazmış olduğu mükemmel şiir…Bu özellik Şiir sanatında ilk ve tektir.

Yavuz Sultan Selim‘in bu şiirinde aşağıda açıklandığı üzere; şiir soldan sağa okunduğu gibi sırasıyla birinci mısradan itibaren,bölünmüş kelimeleri alt alta

getirdiğimizde yine anlam bütünlüğü bozulmadan şiir bütünlük içinde yukarıdan aşağı da sırasıyla aynen okunmuş olur.Şiir sanatında bu ilk ve tektir.Şimdi yukarıdan aşağıya okunur durumuna bakalım.

1.) Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkhane / yar olur

2.) Herkesi sen/ dostum sandın/ belki ol/ ağyar olur

3.) Sadıkhane/belki ol/ alemde/ dildar olur

4.) Yar olur/ ağyar olur/ dildar olur/ serdar olur

soldan sağa 1.mısra,yukarıdan aşağıya 1. sırayı

soldan sağa 2.mısra,yukarıdan aşağıya 2. sırayı

soldan sağa 3.mısra,yukarıdan aşağıya 3. sırayı

soldan sağa 4.mısra,yukarıdan aşağıya 4. sırayı

oluşturur ve şiir soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sırasıyla anlam ve sıralama değişmeden okunur.

YAVUZ SULTAN SELİM HAN BU BEYİTİ ŞAH İSMAİL’E YAZMIŞTIR. Hikayesi şöyledir:
Yavuz şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı biridir. Aynı şekilde Şah İsmail’de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır ve çok iyi satranç oynar. Bunu bilen Yavuz Şahın şahın bu özelliğinden yararlanmak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) şahın ülkesine gider. Hanlarda , Kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki çağırın birde benimle oynasın. Yavuz Şah’ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz’a der ki: ” sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?” Elinin tersiyle Yavuza bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz onu yücelten şiirler okumaya başlar. İşte şahın huzurundan ayrılırkende bu şiiri okur. Ancak Şah İsmail hala onun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.
Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra Çaldıran’da Şah İsmail’i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder: ” Atacaksan tokadı böyle atacaksın. “

İSTANBUL

Anadolu vakur,
Azametli sessizlik,
Gelirken yalnızlığından,
Akşamın kalabalığında,
İstanbul’dayım…

iSTANBUL Kocaman
Kazan…
Kepçe olan yada kaybolan,
Ölçü müdür…
Büyüklük yada küçüklük.
Kaybolmadıysa insanlık,
Korkma kaybolmazsın.
Yada sen küçük değilsin.

Bir martı olmasaydı,
Bin martıda olmazdı.
Martıların çığlıkları,
Yüreğine dokunmazdı.

Yalnızım diye Korkma,
Sen Yürü…
Arkandan gelen olmazsa,
Yalnız ve önde gidersin.
Çığlığını duyacak,
Bir martı sürüsü bulursun.
Bulamazsan üzülme…
Yalnızlığın koynunda,
Yalnız ölürsün…
Yeter ki… Ölmeden önce,
Olunması gerekenin
YOLUNDA OL…!

Fatih’in
Atasının mekânı
kıl çadırdı.
Söğüt’ten yola çıkıldı,
Allah ve Rasûlü
Gönüllere kazındı.
Kelâm-ı Kadim’in önünde
Ayak uzatılmadı…

Ölçü ve Işık,
Uyma yada uymama hakkı.
Rasûlün müjdesi vardı,
Fatih’in aşkı,
İstanbul’u aldı.
Kıyas sana kaldı.
Yada
Yürümen gereken Yol.

Ortaçağın karanlığı, yol değil.
Aşka ulaşmak, kolay değil.
Karşımda bütün heybetiyle,
Ve her dem güzelliğiyle
Fatih’in Fethettiği
İSTANBUL.
03.10.2010___İlhan EROL.

DUTLUCA’da ZAMAN !…


Anadır doğuran, Ülküdür Turan,

Ayrılsakta yollardır kavuşturan.

Geçmişten geleceğe köprü kuran,

Köyüm DUTLUCA, bozkırda bir vatan.


Gökyüzü mavi, bulutlar kocaman,

Hayalimin devleri bana bakan…

Geceleri gökyüzü bir kehkeşan,

Yıldızlardır, karanlığa parlayan.


Bazen sessizlikte gizlidir tufan.

Uykular derin, sabah erken uyan.

İlâhi nameler dinle kuşlardan,

Duaların olsun… Hakk’a ulaşan.


DUTLUCA ecdattansın bize kalan,

Devler ülkesinde küçük bir vatan.

İmparatorluk doğdu kıl çadırdan,

Başlar üstünde baş doğsun anadan.


Kök sağlam, dallar mı oldu kuruyan,

Yeşersin ecdadın diktiği fidan.

Bir nesil doğsun Namaz’la Uyanan,

Secdeye giden baş Cihana Sultan.


DUTLUCA’ya bakıyorum uzaktan,

Çınarın gövdesinden bir dal kalan.

Yorgun, bitkin.. duygular olmuş talan,

Uykuda… imdat bekliyor Atadan.


Uzaktan beklenen, gelsin yakından,

Fatih’ler doğsun artık her anadan.

Hakk’a inan, derin uykudan uyan,

Uyurken mezardan kalkacak Atan.


Türk oğlu Türk uyuma artık şahlan.

Göğsünde Allah’a mücerred iman…

Önderin Peygamber, rehberin Kur’an

Dutluca’da Zaman… Namaz’la Uyan,

13.09.2010…………………….Admin


Dut ağacı boyunca,
Dut yemedim doyunca.

DUTLUCA

Mazi hayal olunca,

Hayal gerçek bulunca,

Söylerim sorulunca,

Orda bir köy DUTLUCA.


Köy bana ben köye uzakca,

Anılarda kalan çoçukca,

Özlersin uzakta kalınca,

Hasretin içimde DUTLUCA.


Kütahya – E.şehir ortalanınca,

İstanbul’a doğru yol ayrılınca,

Rampayı çıkarken ağırlaşınca,

Rüzgârların estiği yer DUTLUCA.


Hasret biter yollar kavuşturunca,

Mazi dile gelir… anlatılınca.

Öksüz kaldın atadan ayrılınca,

Osmanlıdan yadigarsın DUTLUCA.


Ocakta meşeler yanınca,

Erzurum olur kar yağınca,

Her kış azalır tüten baca,

Haneleri viran DUTLUCA.


Magnezit lületaşı çıkar çokca,

Pınarlar çoktur suları soğukca,

Bahçeler barajlarla sulanınca,

Cennetten bir köşe oldun DUTLUCA.


Halkı kendi halinde çalışkanca,

Gücü yok yardımlaşma olmayınca.

En büyük örnek olmalı karınca,

Birlikte daha güçlü ol DUTLUCA.


Abayı atıp çulunu yırtınca,

Zenginleyip refaha kavuşunca,

Minnet kalmadı insana insanca,

Zamana uydun kayboldun DUTLUCA.

12.08.2010……….İlhan EROL

BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR!

Şehitler tepesi boş değil,

Biri var bekliyor.

Ve bir göğüs, nefes almak için;

Rüzğar bekliyor.

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?

Destanını yapmış,kasideye kanmış.

Bir el ki;ahretten uzanmış,

Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!

Öpelim temizse dudaklarımız,

Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.

Rüzğarını kesmesin gövdeler

Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.

Geri gitsin alkışlar geri,

Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!

Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,

Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,

Gel süngülü yiğit alkışlasınlar

Şimdi sen söyle söz senin.

Şehitler tepesi boş değil,

Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;

Rüzğar bekliyor!

Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?…

Arif Nihat ASYA

1.FATİH Bir gün Fatih dirilecektir! Dirilecektir, dirilmesi gerekmektedir. Tıpkı Endülüs’te Kudüs’te, İstanbul’da olduğu gibi dirilecektir. Dirilecektir, çünkü hakkı batıldan ayıracak; zalimin zulmünü durduracak, kalpleri açan biri gerekmektedir dünyaya. Son “Fatih” aramızdan ayrılalı yüzyıllar olmuştur. İnsanlık bir “Fatih”e açtır. Kimdir Fatih? Bu kadar yıldır bir daha neden gelmemiştir?     Fatih sözcüğünün anlamı “açan” demektir, Fethi gerçekleştiren. Kur’an-ı Kerim “aç”ıldığında ilk süre de “fatiha” değil mi zaten.

  • Fatih ve Feth-i Mübin -

Ne yazık ki şairin  “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” demesine rağmen çağımızda “Batı”nın kendisine ait sanal ya da gerçek kişilikleri bize filmlerle magazin programları ve müzik albümleri ile dayattığını biliyoruz. İnsana bile benzemeyen suratlarla bizim gencimizin ve çocuğumuzun örnek aldığı kahramanlar oluveriyorlar. Spiderman, Süpermen, Pokemon v.s. Ne yazık ki bir milletin çocukları kendilerine başka medeniyetlerin kahramanlarını örnek alıyorsa onların yönlendirmelerine bağlı olarak yaşar. Artık dünyada sömürgecilik şekil değiştirmiştir. Batılı güçler (Küresel Güçler) yüzyıllardır sömürdükleri coğrafyalardan onlara özgürlük veriyoruz diyerek çıkmışlar. Bu devletlerin artık bayrağı hükümeti, parası vardır. Ama hala sömürgedir. Bunu çok ince ve kurnazca yapmaktadırlar. Küresel güçler o ülkelerin insanında filmler ve müzikler ile kendileri gibi düşünen ve kendilerine öykünen bir psikoloji oluşturmaktadır. Bu durum sömürgecilik faaliyetlerinin hiçbir tepkiye sebep olmaksızın devam etmesini sağlamaktadır. Artık kimse biz farklıyız diyememekte ve bir kurtuluş mücadelesi verememektedir. Böyle diyenlere cevap hazırdır. “Sen özgür bir ülkede yaşamıyor musun? İster alırsın ister almaz. İster seyredersin ister seyretmez. Mesele bu kadar basit” Ancak gözden kaçırılan bir nokta vardır. Beşikteki örtüsü Spidermen olan, yediği yiyecekten “Ninja Turtles” çıkan bir çocuk onların isteklerinden nasıl dışarı çıkabilir. Bilinmesi gereken nokta budur. Bizim çocuklarımızın hayatlarını okuyacakları, örnek alacakları, benzemek isteyecekleri, öykünecekleri kahramanlar Kutup yıldızları  , Fatihler, Yavuzlar, Hazerfenler, Sinanlar, Farabiler, İbn-i Sinalar olmalıdır. Biz öyle bir medeniyetin mirasçılarıyız ki Avrupalılar akıl hastalarını içine şeytan girmiş diyerek bir kazığa bağlayıp diri diri yakarken hekimlerimiz darüşşifalarda (hastane) su sesi ve müzikle tedavi ederlerdi. Onlar”insan hakları” kavramını, Dünya Savaşlarında  ve sömürgelerinde ( Çin’den, Avustralya’ya; Irak’tan Amerika kıtasına) on milyonlarca insanın, kanına girdikten sonra ancak 20.yy.da anlayabilmişlerken; biz dağdaki insanına kadar “kul hakkı”nı bilen bir medeniyetin mirasçılarıyız. O zaman delikanlılarımız örümcek adama doğru “evrimleşmeden” ?! ;Kızlarımız, “Barbi”leşmeden bir diriliş lazım. Artık Furkanlar Fatihlere,  Zeynepler ise Âlime Hatunlara heveslenmelidir. (daha fazla…)

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.